| ZİG ZAG |
|
|
|
| Çarşamba, 11 Temmuz 2007 | |
EMİNE BOZKURTZİG ZAGHer zamanki tatil günlerimden biriydi. İnsanların isteksiz adımlarla işlerine gittikleri haftanın bu ilk gününü evde geçirmenin keyfine sabah kahvesinin yanında gazete okuma keyfini de eklemiştim ki bu keyif bence dünyadaki bütün mutlulukların yarısına eşittir. Beş gün boyunca zengin ve zengin olduğu için de küstah ve şımarık, rüküşlük derecesinde süslü kadınların kaprislerinden ve çok meşgul oldukları için durmadan değiştirdikleri ders saatlerinden tükenmiştim. İşte bu iki günlük tatil vücudumda biten her şeyi yerine koymak için iyi bir fırsattı. Ben de bu fırsatı kırk sekiz saat boyunca pijamalarımı çıkarmayarak ve evden dışarı çıkmayarak sonuna kadar değerlendirecektim. Görünürde rahatsız edip zihnimi yoracak hiçbir şey yoktu. Temizlikçi kadın bugün gelmeyecekti. Annemlerle az önce konuşmuştum ve herkes iyiydi. Namık yeni üye olduğu derneğin görevlendirdiği birkaç doktor arkadaşıyla yurt dışına çıkmıştı. Çıkmamış olsa bile bugün onun için çalışma günüydü ve geç saatlere kadar çalışıyordu. Yalnız tatilimin bir gününde evlilik danışmanımız istediği için erken gelmeye çalışır ve yine onun isteğiyle, keyif aldığımız için değil yapmış olmak için tiyatroya ya da sıkıcı bazı etkinliklere giderdik. Hepsinden serbest olmanın verdiği mutluluğu bozmaya niyetlenen üçüncü sayfa haberlerini şöyle bir taradıktan sonra yorumları ve daha hafif haberleri okumaya başladım. Sanatçı olduğu söylenen biriyle yapılmış röportajı okuyarak eğlenecek, şimdiye kadar görmediğim ve bundan sonra da görme ihtimalimin olmadığı birkaç bitkinin yararını öğrenip hemen unutacak ve bazı alışveriş merkezlerinin adreslerini zihnimin bir köşesine kopyalayacaktım.Bu keyif muhakkak iki gün sürerdi, tabii o telefon gelmeseydi. Tanımadığım bir kadının telefonda adımı söylemesiyle gazete sayfaları uçuşmaya, kahve fincanı tabağın üzerinde şıkırdamaya başlamıştı. Kötü haber verme tonunda bir sesti bu ve istese de güzel bir söz söyleyemeyecek şekilde ayarlanmıştı. Kendini alelacele tanıttıktan sonra adresi söyledi ve kapattı. Zaman donmuş, gazete ve fincan donmuş her şey donmuştu.“Hemen şu anda yola çıkmalısın yoksa çok geç olabilir” demişti telefondaki ses. Duran zaman on üç yıl öncesinden akmaya başlamıştı. Spor akademisinin birinci sınıfındaydım. İlk defa ailemden ayrılmış ve ilk defa İstanbul’a gelmiştim. Yabancı bir şehre değil yabancı bir ülkeye gelmiş gibiydim. Şimdi neredeyse evimin odaları kadar iyi bildiğim Nişantaşı, Beşiktaş, Üsküdar o zamanlar çok parlak ışıklı, içinde benim hiç tatmadığım eğlence ve maceraları saklayan sır dolu mekânlardı. Buralardaki insanlar sanırdım ki hep hareket etmek zorunda olduklarını düşünen ve hiç durmayan kişilerdi. Hepsi de koşar adımlarla yürüyorlardı. Çarşıda pazarda grubun en hızlı yürüyeni olmamda sporcu olduğum kadar koşarak yürüyen insanları taklit etmemin de etkisi vardır. O insanların evlerini, ailelerini, iş yerlerini hatta sabah ne yediklerini ve akşam ne yiyeceklerini nasıl da merak ederdim. Giysileri saçları ve hareketleri farklı ve aykırı duran kimileriyle konuştuğumuz dilin de ortak olamayacağını düşünmüştüm. Ama o farklı tiplerden okulda hatta sınıfımda görünce onların da Türk ve üstüne üstlük bir de Müslüman olduklarını şaşkınlık içinde öğrenmiştim.Sınıfımızda normal görünen daha doğrusu benim gibi giyinen benim gibi bakan birkaç kişiden biriydi Cevdet. İlk gün yanıma gelip kendini tanıtmış ve beni tanımak için sorular sormuştu. Dünyanın neresine gidersek gidelim bir Türkün bir Türk’e soracağı ilk sorudur “Nerelisin.” Yabancı milletlerden ve farklı dinlerden arkadaş edinmiş biri olarak anlamını kaybetse de o zamanlar benim için de önemliydi nereli olduğumuz. Her Erzurumlunun Erzurumluyu her İzmirlinin İzmirliyi sevmek zorunda olduğunu düşünürdüm. Konyalı olduğumu söyleyince hemşeri sayılırız demişti. Ankaralılarla Konyalıların ne münasebetle hemşeri sayıldıkları ise hala bir muammadır benim için. Kendine güvenen ve karşısındakine güven veren bir sesi vardı. Dört yıl boyunca o ses beni hep rahatlattı, teskin etti, sevdi, şımarttı ve üzdü, eleştirdi. Okul hayatımı hiç de azımsanmayacak ölçüde kolaylaştırdı. Farkında değilmiş gibi davransam da bana şiddetli bir aşkla tutulduğunu biliyordum. Bunu söylemiyor fakat her hareketiyle hissettiriyordu. Beni kayıtsız şartsız seven ailemin dışında kimsenin yapmayacağı iyilikleri yaptı benim için. Sanki hayatımızı yönlendiren o büyük irade, son nefesinde yanında olmam için, tertemiz aşkına kayıtsız kalmamı istemişti. Öyleyse gitmek kaderimdi ve hemen gitmeliydim. Ama ya eşi ve çocukları, onlara kendimi kim olarak tanıtacaktım. “Ben eşinizin eski yavuklusuyum beni görmek istemiş. Kendisi bana âşıktı da bir zamanlar.” Ben eskiden de böyle miydim? Namık çok değiştiğimi söylerken neyi kastediyordu ve haklı olabilir miydi? Ah evet Namık hemen onu aramalı ve Ankara ya gitmem gerektiğini söylemeliydim. Yıllar önce bana âşık olmuş birinin son arzusunu yerine getirmek istememi bir koca olarak anlamasa da bir hekim olarak anlayacağını düşünerek ve gitme sebebimi geldiğinde açıklamaya karar vererek onu aradım. Fakat telefonuna ulaşılamıyordu.Daha fazla vakit kaybetmemeliydim. Düşünerek geçirdiğim zaman Cevdet için de ilerliyordu. Buna hakkım yoktu. Otobüs firmasını arayıp yarım saat sonra kalkacak otobüsten bir kişilik yer ayırttım. Böyle dar bir zamanda uçak bileti bulmama imkân yoktu. En az beş saat sürecek bir yolculuk yapmaya mecburdum. Süratle giyindim. Adresi yazdığım kâğıdı çantama yerleştirip evden çıktım.Otobüs kalkmak için geciken son yolcusunu bekliyordu. Mahcup bir şekilde ve mahcup olduğumu yolcuların da anlamasını dileyerek yerime oturdum. Böyle bir durumda babaannem yolculardan tek tek helallik dilerdi benimse babaannem kadar cesaretim yoktu.Biraz sonra mahcubiyetimi kimi kınayan kimi hoş gören bakışları da unutarak yolcu havasına büründüm ve bir var bir yok olan ağaçları, evleri uzun süre var olan denizi hayranlıkla izlemeye başladım. Yıllar var ki otobüs yolculuğu yapmamıştım. İlk kez atlıkarıncaları, dönme dolapları seyreden küçük bir çocuktum şimdi. Çok hızlı dönüyorlardı ve ben neyin dönmekte olduğunu bile göremiyordum. Ağaçlar parçalanacak evler yıkılacak sandığım sırada varla yok arası duyduğum bir müzik beni büyüttü. Belki de neyle karşılaşacağımı hatırlattı.“Yunus öldü deyu sela verirlerÖlen beden imiş âşıklar ölmez”Otobüs şoförlerinin –hele bizimki gibi kalın bıyıklıysa- dünyanın batmasını dileyen şarkılar dinlediklerini düşünürdüm. Düşündürücü sözler ve fevkalade dinlendirici bu müzikle gözlerimi kapadım. Küçükken babaannemin anlattığı, beni korkuyla ürperten, içinde en az bir ölünün bulunduğu tuhaf hikâyelerle ölülerin aslında ölmediğini, bazı canlılara göründüklerini ve öldükten sonraki hayata daha iyi hazırlanmaları için onlar korkunç haberler getirdiklerini düşünürdüm. Sepetindeki ipi için kabirde yüzyıllarca hesaba çekilen ölü hikâyesi, mezara altın dişini götürmeyi vasiyet eden fakat götüremeyen zengin adamın hikâyesi bütün insanlara ve en çok da babaanneme ihtiyacınızdan fazla bir şeye sahip olmak istemeyin, dünyada mal biriktirmek için vaktinizi harcamayın mesajını verirdi. Babaannem de buna amentü gibi inanır, israf etmemekle cimriliği birbirine karıştırırdı. Sonra bir gün babaannem de öldü. Tanıdığım ve tanımadığım kadınlar evimize gelip ağlamaklı seslerle Kur’an okudular, dua ettiler. Her akşam güneş battıktan sonra merak ve korkuyla babaannemin, tıpkı anlattığı hikâyelerdeki gibi öldükten sonra yaşadıklarını anlatmak için yanıma gelmesini bekledim. Sanırım beni korkutmak istemedi. Gelseydi korkardım ama keşke gelseydi. Anlattıklarıyla ve hatta ölümüyle beni eğiten babaannemi ve hikâyelerini yıllardır düşünmemiş hatta hatırlamamıştım. Böyle bir yolculuk ve belki de bir ölünün ölmeden önceki son halini görecek olma ihtimali gözümün önüne babaannemi getirmişti. Onun gelmesi işte bu şekildeydi ve yıllar sonra da olsa gelmişti.Ana terminalde indikten sonra bir taksiye atlayarak telefondaki sesin adresini verdiği hastaneye gittim. Bu kadar soğukkanlı olabildiğime kendim de şaşırıyordum. Merhametsiz biri değildim. Hatta soğukta büzüşmüş bir kedi için saatlerce ağladığım olmuştu. Ama şimdi ne bir acıma, ne de geçmişe dair bir pişmanlık duyuyordum. Belki de buraya hiç gelmemeliydim. Gelişim sağlığına bir katkıda bulunmayacaksa –bu kadar mucize bir iyileşme herhalde gerçekleşmeyecektir- anlamsız ve gereksiz değil miydi? Bir de Namık’a bir açıklama borçlu olduğumu düşününce iyiden iyiye pişman olmuştum. Resepsiyonun önünde görevli kıza ne diyeceğimi bilemez vaziyette beklerken ağlamaktan gözleri kızarmış kısa boylu ve tombul bir kadın adeta yuvarlanarak yanıma geldi ve minnetle elimi tuttu.“Bildim ben geleceğini, o kadar da insafsız değildir dedim, bildim.”Nereden bilmişti ve kime demişti “o kadar da insafsız olmadığımı”, hem beklediklerinin ben olduğumu hemen nasıl anlamıştı? Merdivenlerden çıkarken kadın durmadan gelişim ile ilgili konuşuyordu. Birkaç saniyelik bir boşluktan yararlanarak “Cevdet, iyi mi?” diye sordum. Az önce hiç durmadan konuşan kadın o değildi sanki. Sessizliğin uçurumuna yuvarlanmış, bakışları bir isyan çığlığıydı. Sorabileceğim en doğal soru karşısında böyle bir tavır beni korkutmuştu. Otuz dört numaralı odanın önünde durduk. Kısa bir bekleyişten sonra kapıyı açtı. Yıllar sonra bu ilk karşılaşma anının çok özel olması gerektiğini çok konuşan ve çok susan bu kadın da hayal etmiş olmalıydı. Odaya girmemi başıyla işaret etti, ben girdikten sonra da kapıyı anlayışlı bir anne gibi usulca kapattı.Bir yatak ve bir hasta... Hastanın gözleri kapalı... Ağzından burnundan her tarafından hortumlar çıkıyor. Serum şişeleri, ilaç şişeleri… Çok keskin bir hastane kokusu genzimi yakıyor. Kalbinin ve bilmem başka nerelerinin çalıştığını ve çalışmadığını gösteren elektronik aletler. Kalp cihazının yeşil renkli zig zag işaretlerini görmesem hastanın öldüğüne kanaat getireceğim. Hastanın mı, Cevdet’in mi? Yüzü grileşmiş çarşaflardan daha beyaz, bir çocuk kadar zayıf ve küçük bu adam Cevdet mi? Dalından düşmemek için rüzgâra direnen kuru bir yaprak gibi. Dokunsam ufalanacak. Nasıl bir hastalık insanı böyle eritir? Hastanede bulunma sebebini bile bilmiyorum belki de bir kaza sonucu buradadır. Saçları var demek ki kanser değil. Gözlerini açabiliyor mu, konuşsam duyar mı, elini tutsam geldiğimi hisseder mi?Yanındaki sandalyeye oturdum. Okulda beni koruyup kollayan kendine her zaman güvenen Cevdet’le ölü gibi yatan bu adamı aynı düşünce karesinde buluşturmaya çalışıyordum. En zor hareketleri, engelli koşuları, yorucu egzersizleri kolaylıkla yapan bu adam nasıl olmuştu da çalışmayan her bir organının görevini yerine getiren bu kadar makineye bağlı olarak yaşam savaşı veriyordu. Karısı neden yanında değildi. Namık burada olduğumu öğrenince ne tepki verecekti. Zihnimde bu düşünceler gezinirken Cevdet’in göz kapaklarının kıpırdadığını fark ettim. Bir şeyler söylemeli belki de bir şeyler yapmalıydım. Doktoru çağırmak için düğmeye basabilirdim ya da çıkıp gördüğüm ilk hemşireyi odaya çağırabilirdim. Cevdet’in gözleri etrafını görebilecek kadar aralanmıştı. “Cevdet ben geldim Nilgün.” Tepki göstermemişti. Yıllar önce, her arkadaşıma gösterebileceğim samimi bir ilgiye neredeyse kanatlanıp uçarak karşılık veren birinin böylesine tepkisiz kalmasına bozulmuştum. Üzerinde serum iğnesi bulunan morarmış elini yavaşça elimin içine aldım. Ağzının kenarında belli belirsiz bir tebessüm, gözlerini bu kez minnetle kapattı. Bizi bu şekilde gören kadının gözlerindekinin minnet mi kızgınlık mı olduğunu anlayamayacak kadar şaşkındım. Geldiğini duymamıştım. Kaç dakikadır orada duruyordu. Belki de bir açıklama bekliyordu. “Ben, geldiğimi anlaması için elini…” Konuşmadan ve dinlemeden sandalyemin yanına bir sandalye çekerek oturdu. Derin bir nefes aldı. Kafamdaki bütün soruların cevabını verecek bir konuşmaya başlayacağını anlamıştım. “Üç gün öncesine kadar konuşabiliyordu, şimdi ise uyanık kalabildiği zamanlarda işitebiliyor. Ağrıları şiddetli olduğu için sürekli uyutuluyor. Konuşabildiği son günde bana “Nilgün’ü son kez görebilseydim” deyince seni aradım. Biraz zor oldu. Evlendiğini biliyordum yeni soyadın, telefon numaran bunları ona soramazdım. Okuldan ortak arkadaşınız olan Mustafa’dan öğrendim. Cevdet onunla konuşur dertleşirdi. Kardeşimin yaşarken ettiği vasiyeti yerine getirmem şart olmuştu. Zor durumda kalacağını tahmin ediyordum ama kardeşim de zor durumdaydı. Eşin, çocukların bu duruma ne derler diye düşünüyordum. Ama kardeşimi beklediğim geceler boyu dua ettim gelmen için.“Onun eşi ve çocukları neredeler?“O hiç evlenmedi.”“Ama son sınıfta nişanlandığını söylemişti hatta…”“Hatta nişanlandığı kızın sana ne kadar benzediğini değil mi? Kardeşim bana seninle ilgili her şeyi anlatırdı. Geldiği bütün tatillerde senden başka bir şey konuşmazdı. Okulda çektirdiğiniz fotoğraflar masasının üzerinden hiç kalkmazdı. Evimiz seninle dolardı. Ne yalan söyleyeyim kardeşimin seninle evleneceğine kesin gözüyle bakardım. Ama bir gün senin Bursa’dan nişanlanmış olarak döndüğünü söylemişti. Kızgın mıydı üzgün müydü anlayamamıştım.”Cevdet’in eli hala elimdeydi. Gözleri kapalıydı ama bizi duyduğunu hissediyordum. Nişanlandığımı söylediğimde kendisini hiçbir şey olmamış gibi davranmaya zorladığını biliyordum. Gerçek duygularını hiç söylemedi. Tebrik etti ve bana uzak durmaya çalıştı. Amacım da buydu ama mutlu değildim. Cevdet’i uzaklaştırmak için kabul ettiğim nişanlanma oyunu, aileme karşı gelemediğim için evlilikle sonuçlanmıştı. Annem astım hastasıydı ve ne zaman Namık’la evlenmek konusunda olumsuz konuşsam nefessiz kalıp ilacını getirene kadar boğulacakmış gibi öksürürdü. Namık’ın beni bayıltan durgunluğu, monotonluğu bizimkilere göre olgunluktu. Başını kitaplardan kaldırmazdı. Bir keresinde bize ziyarete gelirken aralarda çalışma düşüncesiyle ders kitabını getirmişti. Bu kadarına da pes artık desem de hayattaki tek amacı beyin cerrahı olmak olan bir tıp öğrencisinin bu davranışı babam tarafında iltifat görmüş ve evimizde uzun zaman konuşulmuştu. Namık iyi bir cerrah oldu ama ne iyi ne kötü bir eş olamadı. Fiziksel sınırlarını zorlayacak kadar çalışıyordu. Doktor Namık olmanın dışında bir unvanı taşıyamayacak kadar meşguldü. Hâlâ meşgul. Telefonunu açmayı unutacak kadar. Cevdet’in ablasının sesiyle irkildim.“Neye dayanarak söylediğini bilmiyordum ama senin bu evlilikten mutlu olamayacağını söylerdi ve senin mutlu olmaman düşüncesi nişanlanmandan daha çok üzerdi onu. Mezun olmasına bir ay kala mahallemizde sana olan benzerliğini şimdi bir kez daha gördüğüm Suna adında bir kızla nişanlandı. Bunu gerçekten evlenmek için mi yoksa sana nişanlandım diyebilmek için mi yaptı bilmiyorum.”Bu arada Cevdet’in elimin içindeki eli kıpırdamış sanki bir şey anlatmaya çalışıyordu. Evet, tahmin etmiştim bizi duyuyordu.“İki ay sonra yüzüğünü çıkarıp masaya koydu. Sevmediğim bir kızla mutlu olamam ve onu da mutlu edemem bu yüzüğü ona ver dönüşü zorlaştıracak kadar ilerlemeyelim demişti.”Ben ilerledim. Dönüşü zorlaştıracak kadar değil imkânsız kılacak kadar ilerledim. O benden daha cesur çıkmıştı.“Demek hiç evlenmedi.”Elini yine hareket ettirmişti.“Evlenemezdi. O, artık sen olmuştu. Başkası anlatsa, genç adam, unutur geçer derim ama kardeşimin durumu rahmetli annemin anlattığı kara sevdaya tutulup ta yataklara düşen âşıklar gibiydi.”Onu bu hale getiren ben miyim yani?“Hayır, seni suçlayamam. Belli ki sen onun gibi sevmemişsin. Ayrıldığında canın acımıyorsa niye yanında durasın?”Namık’tan ayrılsam canım acır mı? Acır herhalde. On üç yıl az bir zaman mı? Burada olduğumdan hala haberi yok. Belki de en iyisi ona hiç söylememek. Nasılsa o dönmeden ben eve gitmiş olurum. Ohh bu fikir beni nasıl da rahatlattı. İçimde büyüyüp beni sıkan buymuş.“Bizim sülalede her nesilden en az bir kişi kanserden ölür. Annemi de bu hastalıktan kaybettik. Gençliği sayesinde Cevdet hastalığın son aşamasına kadar direnç göstermiş. Nefes darlığı şikâyetiyle doktora gidince ciğerleri için yapılacak bir şeyin olmadığını öğrendik. İlaç tedavisine hiç başlanmadı. Ama dayanılmaz ağrılar için yüksek dozda ağrı kesiciler veriyorlar. Serumla besleniyor ve solunum cihazıyla nefes alabiliyor. İki yılda fark ettirmeden ciğerlerini bitiren hastalık on beş gün içinde onu bu hale getirdi. Doktorlar bugün yarın diyorlar. Mucize beklemiyorum. O artık yolun sonuna geldi. Son arzusu gerçekleştiği için, geldiğin için sağol.Ağlıyordum. Beni suçlamamıştı ama tamamen masum olduğumu da düşünmüyordu. Ben evlendikten sonra Cevdet’in sigarayı artırdığını da söylemişti laf arasında. Şimdi yapacağım hangi hareket, söyleyeceğim hangi söz zamanı geri çevirip ona sağlığını verebilirdi. Böyle olacağını kim bilebilirdi ve bilseydim de bir insana merhamet etmek için âşık olabilir miydim? O çok iyi bir insandı. Diğer iyi arkadaşlarım Zeynep gibi Aylin gibi. Kendisiyle romantik anlar yaşayamayacağım kadar arkadaşımdı. Namık’la da yaşamıyoruz ama o hiçbir zaman arkadaşım da olmadı. Cevdet’e bir erkek kardeş gibi istediğim zaman kızıyor istediğim zaman seviyordum. “Kızdığın zaman da çok güzelsin” derdi, beni daha çok kızdırmak için söylediğini düşünürdüm. O sakin sakin konuşmaya devam ederdi. “Güzel olmasan da ben seni severdim”. Duyduklarımdan mutlu olur ama kızmış gibi yaparak ukalalık taslardım: “Evet hep öyle dersiniz ama çirkin kızlara kimse bakmaz.”“Sen çirkin olsan da ben sana bakarım”.Ben güzel miyim? Namık bu konuda bir kelime bile söylemedi şimdiye kadar. Çirkin olmasam da tenis dersi verdiğim o rüküş kadınlardan zevkli olduğuma eminim. İnsanların hem paralı hem de zevksiz olabileceklerini onlardan öğrendim. Ne zevksizlik ama tenis oynamaya gelirken de eşofmanın üstüne kaşıkçı elması büyüklüğünde mücevher takıp gelinmez ki.“Cevdet hatırlıyor musun okuldan sonraki planlarımı sormuştun. Öğretmenlik yapmayacağımı söyleyince de bir saat nutuk çekmiştin. Sonra aynı nutku babamdan da dinledim. Ama bu kez babamın değil kendi istediğimi yaptım. Daha önce karşı çıkamadığım babama hayır diyebildiğim için kendimi daha iyi hissediyorum. Elini oynatarak ne demek istediğini anlayabilseydim. Seni dinleyebilseydim. Söyleyecek ne çok şeyin vardır bana. Ama sitem etmezsin bilirim. Yumuşacık sesinle konuşsan yine. Eski günlerden bahsetsen. İmzacı Şakir’in dersine gelmediğim günlerde yerime attığın imzalardan, rakip takımlarda oynadığımız basket maçlarında ayağına attığım tekmeler yüzünden diskalifiye olmamdan, uygulamalı sınav öncesi karnıma giren ağrı için beni rahatlatmaya çalışmandan konuşsak da gülsek”.Yanaklarımda asılı kalan gözyaşlarımı silmek için elini bıraktım. Vücudunda kalan son gücünü elimi tutmak için elini kaldırmaktan yana kullandı. Bu kez iki elimle tuttum elini. Ablasından çekinerek tutmaya çalıştığım hıçkırıklarımı koyvermiştim. Kalp cihazındaki yeşil zig zaglar düz bir çizgiydi şimdi. |
|
| Son Güncelleme ( Pazar, 19 Ağustos 2007 ) |






