| |
|
|
Flaş Haber |
Siz de yeniedebiyat.com'da yazmak ister miniz? İlgilenenler kısa özgeçmişlerini bize gönderebilirler. |
|
|
|
Çarşamba, 11 Temmuz 2007 |
DÜĞÜM Evlerinin denize geniş açıyla bakan balkonunda oturmuş, bir yandan kahvesini yudumluyor bir yandan da elindeki gazeteye bakıyordu. Gazetenin yalnızca büyük puntolu yazılarını okuyor; fakat kafasını toparlayamıyordu. Aynı yeri üç dört defa okumak zorunda kalıyordu. Pes etti. Düşünceleri hiçbir şeye yoğunlaşamayacak kadar dağınıktı. Son günlerdeki bu kafa karışıklığı dikkatini toparlamasına engel oluyor; en basit şeyleri bile unutmamaktan kaçamıyordu. Öyleki zaman zaman yıllardır tanıdığı insanların isimlerini dahi hatırlayamıyordu. İçindeki huzursuzluk ve tedirginlik, bunların nedenlerini tarif edememenin sıkıntısı ile birleşince kendisini çaresiz hissetmesine neden oluyordu. Düşman ordularının önünde silahsız ve bir başına kalmış, ölüme değil, en kötüsüne, esarete hazırlanan bir asker gibi kalakalıyordu. Neyin ve kimin esiri olacağını bilmiyor; fakat kim ve ne olursa olsun bu esaretle baş edemeyeceğini düşünüyordu. İşkenceyle dolu günlerinde yarın neyle karşılaşacağını bilmiyordu. En korktuğu da bu sıkıntıların giderek artacağını düşünmesiydi. Sıkıntılar çok da önemsemediği bedensel bazı rahatsızlıklarla birleşip ruhunu kemirmeye şimdiden başlamıştı bile. İşte bu hiçbir şeye benzemiyordu. Yine ruhunda kocaman bir girdap oluşmuş, o da bu girdapta dibe batmamak için var gücüyle çırpınıyor, nefes alamayıp korkunç bir acıyla vücudu su ile doğduğunda da morarmış bir teslimiyetle kendini derinliklere bırakıyordu. Bu durum kendini banyoya atmasına yetmişti. Balkondan banyoya hayalde arkasından kovalayanlarla arayı açmak istercesine koştu. Bir hamlede vardığı banyoda yüzünü soğuk suyla yıkadı. Başını kaldırıp aynaya baktı. Islak yüzünde korkmuş ve mutsuz bir çift göz gördü. Yeşil gözleri sanki daha da koyulaşmış, gözaltları sanki daha da morarmış, yüzü sanki daha da sararmıştı. Bütün bu renkler halinin gerçek bir tercümanı idi. Fakat son birkaç aydır içindeki tatminsizliğe bağlı huzursuzluğunun artmasıyla yüzü şimdi aynada gördüğü, seyrettiği bu renkleri almıştı. Eskisi gibi kendine baksa, her ay yaptırdığı rutin bakımlarını yaptırsa yine canlı, güzel ve mutlu bir kadın görüntüsüne kavuşabilirdi. Bu sahte mutluluk yalnızca görünüşünde kalıp ruhuna işleyemeyeceği için artık ne kuaföre uğruyor, ne de eline bir ruj alıyordu. Saçını bile doğru düzgün taramıyordu. Aynanın karşısında elinde bir tarak saatlerce oturuyor, öylece kendini seyrediyordu. Şimdi yaptığı gibi aynada gözleriyle göz göze geldiğinde herkesle ve her şeyle irtibatı kesiliyor, vücudu kaskatı kesilmiş olduğu halde o gözlere bakıyordu. Önce karşısındaki kişinin gözlerini kaçırmasını bekleyen, bakışlarında ısrar eden çok sabırlı bir hali vardı. Zaman onun için yeniden akmaya başladığında, banyoda aynanın karşısında ne kadar kaldığını kendisi de bilmiyordu. Balkona çıkmaya cesaret edemedi. Salondaki koltuklardan birine kendini bıraktı. Bütün vücudu gevşedi. Sanki az önce olanları yaşayan o değildi. Bedeni ve ruhu az önceki haline tezat bir hal almıştı. Kendisini öylesine rahatlamış hissediyordu ki bu rahatlık onu ağzının ucuyla belli belirsiz gülümsetmeye yetmişti. Yağmurunu az önce boşaltmış pamuktan bir buluttu şimdi. Fırtına dinmiş ruhu dinginliğe kavuşmuştu. Karşı koymak istese de gözleri yavaş yavaş kapandı. Uykuyla uyanıklık arasında zihnine hücum eden onlarca görüntüden kurtulmak ister gibi başını sağa sola salladı. Kurtulamayacağını anlayınca aynı anda kurulmuş birçok tiyatro sahnesinde, aynı anda sahnelenen oyunlardan bir oyun seçti. Seyir başladı. Sekiz dokuz yaşlarındaydı. Öğlen saatlerinden akşama kadar süren yorucu oyun mesaisi, babasının işten gelmesiyle bitmiş ve eve birlikte girmişlerdi. Akşam yemeğinden sonra tatlı yorgunluğuyla divana uzanmış, başını içi sert samanla doldurulmuş yastıklarla destekleyerek babasını seyrediyordu. Babası her akşam yaptığı gibi seccadesinin başında geçmiş, uzadıkça uzayan, dakikalar süren namazına başlamıştı.Babasının zaman zaman gözlerini kapatarak ağzı kıpır kıpır okuduğu dualar babasıyla birlikte Yasemin’e de huzur ve mutluluk veriyordu. Bu huzur annesi mutfaktaki işlerini bitirip odaya gelene kadar devam ederdi. Aleni olarak karşı çıkamasa da annesinin, uzayan ibadet saatlerinden hazzetmediğini babasına bakarken değişen yüz ifadesinden anlardı. Annesinin bu soğuk ve nefret dolu bakışlarının sebebini hiçbir zaman anlayamamıştı. Duygularını, özellikle olumlu olanlarını sözlerle ifade etmekten oldum olası kaçınan annesi, eşine ve kızına karşı sessiz bir muhalefet hareketine dönüşmüştü. Babası duasını bitirdikten sonra divanın, Yasemin’in baş tarafındaki boşluğuna oturdu. Yasemin’in başındaki yastığı aldı. Yasemin bu şefkatli davete karşılık vermek için kendisini ileriye doğru ittirerek başını babasının dizlerine koydu. Babasının bir sonraki hareketinin başını okşamak olduğunu bilen Yasemin gözlerini kapatıp beklemeye başladı. Bir dakika bile geçmeden bir eliyle karısının uzattığı çayı içen Hayrettin bey diğer elini kızının yumuşak saçları üzerinde usulca ve ritmik hareketlerle gezdiriyordu. Annesi Nermin hanım, boyaları yer yer dökülmüş ahşap sandalyeye oturmuş, masaya koyduğu çayından bir yudum almış, sabırsızlıkla olmasını istediği bir şeyi bekler gibiydi. Bir an önce konuyu açmak istiyordu. Konuşmaya hazırlanır gibi derin bir nefes aldı. Karısının bir şey söyleyeceğini düşünen Hayrettin bey bakışlarını kendisine çevirince çekinerek konuşmaktan vazgeçti. Hayrettin bey durumu anlamıştı. -Hayırdır hanım bir şey mi söylemek istiyorsun? Bir telaşın mı var? Nermin hanım: -Hayır, bir telaşım yok. Ama şey diyecektim, şey… Haftaya komşular oturmaya gelecekler. İçlerinde varlıklı aileler de var, memur hanımları da var. Fakat bilaistisna hepsinin evinde koltuk takımı var. Onlara oturmaya gittiğimizde koltukları işaret ederek bir “buyurun” deyişleri var ki düşman çatlatmaya birebir. Hayrettin bey: -Evlerine gelen insanları düşman olarak mı görüyorlar? -Canım o lafın gelişi. Düşman olarak görmeseler de havalarını atıyorlar. -Biz de onlara mı hava atalım diyorsun? -Ben öyle hava atmam tabii. Ama her tarafından gıcırtılar yükselen divana da misafir buyur edilmez ki. Hayrettin bey karısının sözlerine üzülmüştü. Yine de sabır göstererek üzüntüsünü belli etmemeye çalışarak: -Nermin hanım, benim üzerine rahatlıkla oturduğum bir divana misafirler de pekâlâ oturabilirler. Başkalarına göstermek, hele hele kibirlenmek için eşya almak, birbirlerini düşman olarak gören komşularımızı çatlatmak için böyle bir şey yapmak, iyi bir komşu, dürüst bir arkadaşa yakışır mı? Üstelik bu divan eski değil, ilk aldığımız günki gibi duruyor. Hatırlar mısın o günü? Yerde küçük bir kilim, şu duvarın dibinde de bir şilte vardı. Bu divanı alınca nasıl da sevinmiştik. O gün mutluluğumuza vesile olan divan vefasızlık mı yapalım? -Eşyalara vefa da nereden çıktı? Bir şeyi alırsın, kullanırsın, eskiyince yenisini alırsın. -Anlaştık işte, eskiyince yenisini alırız. -Çoktan eskidi Hayrettin bey. Hem söyler misin ben bu odaya sekiz on kişiyi nasıl sığdırırım? Bir divan ve bir çekyata komşuları balık istifi gibi üst üste dizmemi mi bekliyorsun? -Aslında fena fikir değil! Safları sıklaştırıp, biraz samimi oturursanız belki de birbirinizi düşman olarak görmekten, birbirinize hava atmaktan vazgeçersiniz Nermin hanım. -Ben de esnaf karısıyım diye geçiniyorum. Üç kuruş maaşla geçinmeye çalışan memurların evi bile bizimkinden daha gösterişli. -Memurların neden geçim sıkıntısı çektiğini şimdi anlıyorum. -Sen dalganı geçmeye devam et Hayrettin bey. Ama ben şaka yapmıyorum. Haftaya misafirlerim gelecek. Misafirler gelmeden önce bu eski püskü eşyalar gidecek ve yerine koltuk takımı gelecek. Ben yatmaya gidiyorum. Allah rahatlık versin. Hışımla yerinden kalkan Nermin hanımın arkasından acıyarak baktı Hayrettin bey. Bütün bu konuşmalar boyunca elini kızının başından hiç çekmemişti. Yasemin annesinin gergin sesinden olacakları az çok tahmin etmiş, gözlerini açmamayı, konuşulanları duyduğunu fark etmemelerini tercih etmişti. Aslında gerçekten uyumuş olup duymamayı isterdi. Nermin hanım, Hayrettin beyin deyimiyle düşman kuvvetlerinin, yani komşuların, gelme günü yaklaştıkça telaşlanmış; dengesiz davranmaya başlamıştı. Kocasını ikna edebilmek için sesini yükseltiyor, saygısızca konuşuyor, can havliyle son çırpınışlarını yapıyordu. Başarılı olamayınca baş döndürücü bir hızla kocasının her istediğini yapan, ona özel itina gösteren bir kadın oluyordu. Yasemin, annesinin bu son haline inanacak gibi oluyor sonra çocuk aklına rağmen annesinin hiçbir zaman böyle bir kadın olmadığı ve olamayacağı gerçeğini anlıyordu. Nermin hanım, rolünü mükemmel oynuyor, herkesi inandırabileceği bu doğallığa yalnızca kocası ve o farkında olmasa da kızı inanmıyordu. Büyük gün geldi. Bu gün bir haftadır aşağı yukarı beraber devam eden karşılaşmanın finali oynanacak ve galip gelen bu galibiyetin keyfini uzun yıllar sürebilecekti. Nermin hanım, yeni bir taktik geliştirmiş ve hazırlıklara başlamıştı. O sabah planladığı şekilde, her sabah erkenden uyanan kocasından çok daha erken uyandı. Divanın üzerindeki örtüyü, yastıkları ve döşeği kaldırdı. Kanepeyi ve divanı iterek, çekerek, sürükleyerek ve olabildiğince sessiz bahçeye çıkarmayı başardı. Hayrettin bey uyanıp odaya geldiğinde ortada küçük bir halıdan başka bir şey yoktu. Şaşırmıştı. Karısının hırsının ve saygısızlığının bu kadar ileri gidebileceğini tahmin etmemişti. Şaşkınlığı uzun sürmedi. Hemen kendin toplayıp ne yapacağını bilen kararlı adımlarla kendisine üstün bir edayla gülen karısına doğru yürüdü. Yasemin uyanmış kapının eşiğinde olacakları izliyordu. Hayrettin bey karısın yanına gelince kendisinden hiç beklenmeyen bir şekilde ve beklenmeyen bir şiddette Nermin hanıma bir tokat attı. Nermin hanım sendeleyerek duvara dayanmıştı. Evlendikleri günden beri ne kendisine ne de herhangi birine karşı sesini yükselttiğini görmediği kocasının bu davranışı onu hem şaşırtmış hem de korkutmuştu. Hayrettin bey karısına nefret dolu bir bakışla en az attığı tokat şiddetinde bir etki bırakarak hışımla evden çıktı. Yasemin kocaman açtığı gözleriyle duvarın dibine çömelmiş annesine bakıyordu. Annesine doğru bir iki adım attı. İkisi de ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını bilmiyor; adeta birbirlerinden utanıyorlardı. Nermin hanım boş odanın boş duvarlarına bakıyor, sanki az önce olanları kendisi yaşamamış gibi öğleden sonra gelecek misafirleri düşünüyordu. Onlara evin bu halini izah edemezdi. Yapabileceği tek şey sabah güle oynaya, sonucundan emin olarak çıkardığı iki parça eşyayı odaya geri getirmekti. İstemeyerek de olsa başka bir seçeneğinin olmadığını kabullenmişti. Yine de çaresizliğine boyun eğmiyor eşyaları getirmek için yerinde kalkmak istemiyordu. Yasemin merakla annesinin nasıl davranacağını bekliyordu. Annesinin hiçbir şey yapmamasını kendisinin oradaki varlığına bağladı çocuk aklıyla. Usulca, adeta ayaklarını yerde sürüyerek dışarı çıktı. Kapının önündeki beton merdivenlerin alt basamağına oturdu. Dizlerini göğsüne doğru çekip başını dizlerinin üstüne koydu. Demir bahçe kapısının aralıklarından yoldan gelen geçeni rahatlıkla görebiliyordu. Bağırarak geçen bir sütçü ve mahallenin haylaz çocuklarından başka kapılarının önünden geçen olmamıştı. Babasını düşündü. İlk defa bu kadar sinirlendiğini gördüğü babası normal bir gün gibi dükkâna gitmiş olabilir miydi? İki sokak yukarıdaki tüpçü dükkânlarına gidip babasını görmeye karar verdi. Babasına görünmek istemediği için dükkâna fazla yaklaşmadan uzaktan da olsa babasının orada olduğunu görmeye kararlıydı. Gitmek üzere ayağa kalktığı sırada bahçe kapılarının önünde küçük kasalı kırmızı bir kamyon durdu. Yasemin’in şaşkın bakışları altında iki kişi kasadaki koltuk takımını eve taşımaya başladılar. Nermin hanım da kamyonun gürültüsüne kapıya çıkmıştı. Yeşil kadife yüzlü koltukların evlerine doğru geldiğini görünce şaşkınlıktan donup kalmış, hiçbir şey diyememişti. Koltukları odaya koyup çıkan adamlar kan ter içinde kalmışlar ve Nermin hanımdan soğuk su istemişlerdi. Suyu içtikten sonra gitmek üzereyken daha genç olanı:-Odayı boşalttığınız iyi olmuş yenge. Eşyaları boş odaya koymak bizim için de rahat oluyor. Neyse güle güle kullanın. Hayrettin abiye selamlar. -Güle güle, dedi Nermin hanım. Şaşkınlığına atabilirse sevinecekti. İçeri girip hayranlıkla baktı yeni eşyalarına. Bir tanesine oturup birkaç kez yaylandı. Aynı şeyi bütün koltuklarda tek tek yaptı. Rahatlığını test etti. Beğenmişti hem de çok beğenmişti. Yüksek sesle gülmeye başladı. Yaylandıkça daha çok gülüyor, güldükçe daha çok yaylanıyordu. Yasemin annesine korkarak bakıyordu. Yasemin’i fark eden annesi:-Gel kızım gel sen de otur. Bak baban bize ne almış. Bütün bunlar rüya olmalıydı. Evet evet, her şey rüyaydı. Rüya olmasaydı babasının tokat attığı annesi böyle sevinebilir miydi? Rüya olmasaydı babası annesine tokat atar mıydı? Yasemin sarsılmaya başladı. Ellerini yüzüne kapatıp odanın ortasında oturan annesinin karşısında sarsıla sarsıla ağladı, ağladı, ağladı. Misafirler geldiler, gittiler. Yenildi içildi, konuşuldu. Konu Nermin hanımın üstün gayretleriyle gidip gelip yeni koltuk takımının üstünde durdu. Son moda oluşundan, ithal kumaşına, sağlamlığından, ne kadar çok para verildiğine kadar –fiyatı hakkında hiçbir fikri olmamasına rağmen- “düşmanlarını” aydınlatan Nermin hanım aynı zamanda onları çatlatmış da oldu. O gece evde babası olmadan geçirdikleri ilk geceydi. Islanan yastığı yanağına değdikçe serin yaz gecesinde serinlikten midir yalnızlıktan mıdır bilinmez, ürperiyordu. Yasemin’in gözyaşları ertesi akşam babası eve gelene kadar kâh içine kâh dışına akmaya devam etti. Odanın kapısında babasını gördüğünde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. Donuklaşmış solgun yüzünde bir parça gülümseme, birazcı şefkat aradı. Göremedi. Babası annesine yokmuş gibi davranıyor, mecbur kaldığı zamanlarda kısa cümlelerle ve yüzüne bakmamaya özen göstererek konuşuyordu. Aslında konuştuğu tek şey sabah evden çıkarken “bir şey lazım mı?” dan ileri gitmiyordu. Sabah kahvaltı yapmadan çıkıyor, akşam Nermin hanım yemek hazır dediğinde sofraya oturuyor, hiç konuşmadan yiyor ve kalkıyordu. Nermin hanım da uysal bir sessizlik içindeydi. Kocasının kırgın ve kızgın sükûtuna nasıl yaklaşması gerektiğini bilmiyordu. Kocası aldığı koltukların üstüne bir kere dahi oturmamıştı. İşten gelince pencerenin önüne koyduğu eski bir yer minderine oturur, yemekten sonra artık daha da uzattığı yatsı namazını kılıp odasına yatmaya giderdi. Minderine oturduğu sırada Yasemin, sahibinin alıştırdığı sevgiyi isteyen bir kedi gibi babasının göğsüne yatar başının okşanmasını beklerdi. Neyse ki bu hiç değişmemişti. Nermin hanım ve Hayrettin bey aynı evin içinde ama birlikte değil iki ayrı taraftılar. Yasemin de babasıyla her zaman ki sıcak ilişkisini sürdürdüğünden babasının doğal olarak taraftarı olmuştu. Annesinin babasına haksızlık yaptığını düşünüyor, en iyi arkadaşıyla dargın olan diğer çocuklara nasıl davranıyorsa annesine de öyle soğuk davranıyordu. En etkileyici arındırıcı olan zaman olayların üzerine süngerini çekti. Ev, içindekiler için daha yaşanılır hale geldi. Yaşananlar unutulmuş gibi davranılmaya başlandı. Yasemin liseye başladığı yıl babasına felç indi. Kırk gün yattıktan sonra Hayrettin beyle Yasemin’in hayatları bu dünyada birleşmemek üzere ayrıldı. Nermin hanımla diyemeyiz çünkü onların ayrılığı Hayrettin beyin eve yeşil koltukları aldığı gün başlamıştı.Oyun bitti. Yasemin’in gözündeki tek başrol oyuncusu öldüğünde perde bir daha açılmamak üzere kapandı.
Gözlerini ağlayarak açtı. Gördüğü rüyanın-hayalin etkisindeydi. Nerede bulunduğunu anlamaya çalıştı. Sanki birkaç dakika önce balkonda, sonra banyodaydı. Odaya nasıl geldiğini de hatırlıyordu. Hafif bir rüzgâr balkon perdesini yavaş yavaş oynatıyordu. Balkona çıkıp rüzgârdan dağılan gazeteleri topladı. Güneş iyice yükselmiş, kendi sıcaklığından kendisi de erimiş ve parçalarını yeryüzüne göndermişti. “İstanbul da bana benziyor, hem güneşli hem rüzgârlı” diye geçirdi içinden. Belki biraz sonra fedakâr bir bulut güneşi kapatır yağmur bastırabilir. Ortalığın tozunu toprağını attıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi güneş yeniden cüretkâr yüzünü gösterebilirdi. Deniz dev dalgalarla kabarıp, kararıp korkunçlaştıktan sonra sakinleşir, duru, mavi ve masum olurdu. “Seni seviyorum İstanbul. Ne olur sen de beni sev. Beni bırakma. Olmaz ama olur da bir gün ben seni terk etmek istersem buna izin verme.” Boğaza şefkatle baktı. Ağır ağır boğazı geçmeye çalışan kuru yük gemisini, şehir içi hatlar seferini yapan bir vapuru, küçük birkaç sandalı ve bir yelkenliyi, bütün bu araçları ilk defa görüyormuş gibi hayranlıkla izledi. Sıcağa dayanamayacağını anlayınca odaya geçti. Odanın dağınıklığını yeni fark ediyordu. Biri bitmeden diğerine başlayıp her birini odanın değişik yerlerine bıraktığı kitaplar, on günden fazla tahammül edemediği hobi kurslarının isimlerini hala bilmediğini fark ettiği malzemeleri… İki kişinin yaşadığı evde, on kişinin ancak kendilerini zorlayarak yapabilecekleri şiddette bir dağınıklık. Karışıklık. Sevgisizlik. Hızla dağınıklığı toplamaya başladı. Artık evin işlerini kendisi yapıyordu. Böylece oyalanmış oluyor, dikkatini bu işe yönelttiği için ruhunun savrulmalarına fırsat kalmaz diye düşünüyordu. Eşyaları sağa sola savurmadaki cömertliği de bundandı. Bazen kendisini daha çok meşgul etmek ve daha çok yormak için hiçbir kadının aklına gelmeyecek temizlik işleri icat ediyordu. Bir seferinde oda kapılarının zaten temiz olan anahtar deliklerini, ucuna kolonyalı mendil sarılmış kibrit çöpleriyle tek tek temizlemişti. Daha çok yorulursa yatağa yattığında daha çabuk uyur, geçmişini ve geleceğini düşünmeye vakit kalmazdı. Ama çok yorulmakla çabuk uyumak arasındaki kurduğu denklem her zaman doğru çıkmıyordu. Bazı geceler gözlerini tavana dikerek saatlerce uykuyu bekliyor, bu haliyle kocasını da endişelendiriyordu. Kocası Aydın bey onun bu haline bir anlam veremez, dertsizlikten dert edindiğini söylerdi. İşlerinin yoğunluğundan gece yarısına doğru eve gelir, Yasemin’in sitemlerine sinirlenir, doğruca uyumaya giderdi. Geç geldiği için birlikte akşam yemeği yemezler, yalnızca sabah kahvaltısını birlikte yaparlardı. Aydın bey sakinleşmiş olur, neden çok çalışıp geç geldiğini izah eder ama Yasemin’i bir türlü ikna edemezdi. Yalnızca kazanmak için çalışmak hırsına kapılanların yaşamak için çalışmayı bir kenara atmaları, basit insani ilişkileri bile sırf bu yüzden ihmal etmelerini Yasemin anlayamıyordu. Tıpkı çocukken annesinin hırslarını anlayamadığı gibi. Yasemin bundan daha rahat ve daha lüks yaşamak istemiyordu ki. Yedi senedir yaşadıkları konfor ruhunu doyurmamış, evlilikten beklentilerine karşılık vermemişti. Mutsuzluğunun sebebi zengin olmaları değildi elbette. Ama zengin olmak mutluluk sebebi de olamazdı. Kurmayı hayal ettiği yuva bu değildi. Bu yuva bile değildi. Bir ev ve bu evde yaşayan iki insan… Sokakta karşılaşsalar belki birbirlerine dönüp bakmayacak olan iki ayrı insan. Attıkları imzanın yuva kurmaya muvaffak olamadığı iki insan. O imzayı atıp atmamak konusunda bir yıldan fazla düşünmüştü Yasemin. Aslında imzayı kimin için atacağını düşünmüştü. Annesinin artık baskıya dönüşmekte olan ısrarıyla Aydın beyle mi, yoksa gönlünün daha meyyal olduğu Salih beyle mi? Diğer adayları görür görmez elemiş ve bu iki şıktan, bir anlık ani bir kararla –hata mı yoksa- Aydın beyi işaretlemişti. İşaretlediği bu yanlış cevap hayatındaki bütün doğruları götürmüştü. Üniversite sınavı gibi... O sınavı kazanmıştı ama habersiz girdiği hayatın sınavını kaybetmişti. Yaşadığı mutsuzluk sadece Aydın beyi işaretlediği için olamazdı. Hayır, mutsuzluğunun tüm faturasını ne Aydın beye kesebilirdi ne de salt bir olaya. Hiç kimse ve hiçbir şey tek başına suçlu olmamakla birlikte masum da değillerdi. Belki de herkesten ve her şeyden çok kendisi suçluydu. Kocasının deyimiyle elinin altındaki tüm bu imkânlara rağmen mutlu olamıyorsa onun için yapılacak hiçbir şey yoktu. Ayrıca ne yapıldığı ya da yapılmadığı konusu da hiçbir sohbetin konusu olacak kadar önem kazanmamıştı. Gidilen bir iki seans terapide de çocukluğuyla ilgili sorulan sorulara o anda aklına geldiği şekilde cevap verip sonraki seanslarda bu cevaplar birbiriyle çeliştiği ve Yasemin annesinin tavırlarını, babası ile olan ilişkilerini hiç kimseye anlatamayacağı için bir sonuca ulaşılamamıştı. Bunun yanında her şeyde olduğu gibi bunda da kendisini suçlamıştı. Artık okumasına gerek kalmadığı düşüncesiyle kocasının ve annesinin isteğiyle ikinci sınıftan ayrıldığı psikoloji bölümünde öğrenmişti ki: “Davranışın sebebini ortadan kaldırırsanız davranış tekrar etmez.” “Davranışın sebebi benim. Benim varlığım. O halde…” Kahvaltıdan sonra kocasını uğurlamak için kapıya kadar gitti. Aydın bey, Yasemin’in yüzündeki ifadeden endişelenmişti. -İyi misin? İstersen biraz uzan. Yürürken sallanıyorsun. Her an düşecek gibisin. “İçimdeki rüzgârın etkisiyle olacak” demek istedi. Sustu.-Hayır. İyiyim bugün. Akşama serinliğinde dışarı çıkmayı bile düşünüyorum. Anahtarını almayı unutma. -İşlerim uzun sürer, erken gelemem. O saate kadar dışarıda durmayı düşünmüyorsun herhalde. Uzun zamandır çıkmayışının acısını mı çıkaracaksın yoksa? - Yok canım. Şöyle bir boğaz havası alır gelirim. Uzun sürmez. Akşamüzeri demişti ama Aydın bey gider gitmez hazırlanmaya başladı. Eline geçen ilk pantolon ve gömleği giydi. Cebine bir miktar para aldı. Mermer yolun iki yanına büyük bir itinayla simetrik olarak düzenlenmiş rengârenk güllerin kokusunu içine çekerek bahçe kapısından çıktı. Sıcaktan olsa gerek sokaklar bom boştu. Ağır adımlarla evleri ve evlerin ihtişamlı bahçelerini seyrederek yürüyordu. Oldukça dik ve uzun bir yokuştan aşağı indi. Şimdi denizle aynı seviyedeydi. Caddenin karşısına geçip sahilde yürümeye başladı. Uzun zamandır denize bu kadar yaklaşmamıştı. Balkondan seyrederken, mavinin tüm tonlarını cömertçe gösteren deniz, bu gün açık havaya rağmen koyulaşmış, lacivert olmuştu. Bu haliyle daha derin görünüyordu. Sıcağa aldırış etmeden yürüyordu Yasemin. Güneşi karşısına almış, güneşe doğru yürüyordu. Eriyeceğini, lime lime döküleceğini bildiği halde yürüyordu. Güneş yükseldi, yükseldi. Yükselmesinin tek amacı alçalmakmış gibi, alçalmaya başladı. Güneş bile yorulmuştu. Yasemin hala yürüyordu. Artık insanların doldurmaya başladığı yollardan daha hızlı geçerek kimsenin olmadığı ya da görülmediği bir yamaca tırmandı. Dalgalar aşağıdaki kayalara çarptıkça Yasemin’in gözleri kapanıyor, dudakları kıpırdıyordu. Tıpkı babasının namaz kılarken yaptığı gibi. ..“Olmadı baba, yapamadım. Hayatım kuru bir dal olarak kaldı. Yeşertemedim.”Şimdi bu yeşermeyen hayat ortadan kalkmalıydı. Kuru bir dal gibi bıraktı kendini, o çok sevdiği lacivert sulara. Güneş, gücünü son bir kez toplayıp yorgun ışıklarını gönderdi denize. Martılar olanca çığırtkanlıklarıyla denizin üzerinde dönüp durdular. Bir vapur usulcacık geçti güneşin önünden. EMİNE BOZKURT
|
|
Son Güncelleme ( Pazar, 19 Ağustos 2007 )
|
|
|
|
|
|