|
TEVFİK FİKRET Servet-i Fünûn hareketinin lideri olan Tevfik Fikret, 24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğdu. Baba tarafı Çankırılı, annesi ise Müslüman olmuş Sakızlı bir Rum’un kızıydı. Babası Hüseyin Efendi, Çankırı'nın bir köyünden çıkmış, İstanbul'a gelmiş, Urfa mustasarrıflığına kadar yükselebilmiş bir Anadolu çocuğudur.
Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çocuk yaşta annesinin hacdan dönerken salgın hastalık nedeniyle ölümü ve babasının uzun yıllar sürgünde olması onu yaşamı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi'nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem'in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti.
1888'de Galatasaray'ı birincilikle bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası'nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi) kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı. Onun bu dürüst tutumu yaşamı boyunca çeşitli zamanlarda ortaya çıkacaktı. Daha sonra kısa bir süre sonra çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi'nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891'de Mirsad dergisinin açtığı “Sitayiş-i Hazret-i Padişahı” konulu şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892'de Galatasaray Sultanisi'nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. Edebiyat-ı Cedide'nin en önemli temsilcisi olan şair 1894'te Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934) ve Ali Ekrem Bolayır'la (1867-1937) birlikte Malûmat dergisini çıkartmaya başladı. 1895'te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray'daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi.
1896'da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem'in aracılığıyla Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Kolej'e Türkçe öğretmeni olarak atandı. Bu dönemde Abdülhamid yönetimi aydınlar üstündeki baskısını giderek yoğunlaştırıyordu. Sansür ve jurnalcilik bütün hızıyla işliyordu. Tevfik Fikret o günlerde bir dost evinde okuduğu II. Abdülhamid'i eleştiren bir şiiri nedeniyle gözaltına alındı. Evi arandı, söz konusu şiir ele geçmeyince serbest bırakıldı. Bir süre sonra, bu kez ahlaki açıdan yıpratılmak için, Robert Kolej'deki bir çaya karısıyla birlikte gitmesi bahane edilerek yeniden gözaltına alındı. Bütün bunlar ondaki "inziva" düşüncesini daha da derinleştirdi. Bu düşünce, Servet-i Fünun öbür yazarlarınca da benimseniyordu. Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım'ın Manisa'nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret'in "Yeşil Yurt" şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünun'cular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı.
Bütün zamanını Robert Kolej'de geçirmeye başladı. 1901'de "inziva" düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı'nda Robert Kolej'in yamacında, planlarını kendi çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı. Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan 1905'de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk'la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyor, toplumcu bir tavırla kavga şiirleri yazıyor, bunlar İstanbul'da elden ele dolaşıyordu. "Sis", "Sabah Olursa", "Bir Lahza-i Taahhur" bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, çok sevdiği kızkardeşinin yaşamlarını yitirmesi ve evinin Abdülhamit'in haber alma örgütünce sürekli gözetlenmesi onu büyük ölçüde etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki'yi destekliyordu. 1908'de de, II.Meşrutiyet'in ateşli savunucuları arasına katıldı.
Meşrutiyet'ten sonra "inziva"sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin gazetesini kurdu. Ama, gazete İttihad ve Terikki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı. Yeni Yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şerefin çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi'nin müdürü oldu bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescidin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle basının ağır eleştirilerine uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi günde istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi'yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray'dan ayrıldı. Darülmuallimin ve Darülfünun'daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan'a çekildi. Artık, İttihad ve Terakki İktidarına da muhalif olmuştu. 1912'de meclisin kapatılması üzerine, bu olayı meclisin 1878'de (Hicri tarihle 1295'te) kapatılmasına benzeterek "Doksan Beşe Doğru" şiirini yazdı. Bunu "Han-ı Yağma", "Sancak- Şerif Huzurunda" gibi şiirler izledi. Bu kez de İttihad ve Terakki'nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi. O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu.
SANATI
Edebiyatla ilk temasları 1880-1890 yılları arasında olan her genç şair gibi, Tevfik Fikret de, okuldaki klasik edebiyat öğretiminin tesirinde, bu edebiyatı örnek tutan denemelerle şiire başlamış; gençlik dönemindeki şiir denemelerinden sonra, Galatasaray'da Fransız şiiriyle tanışan kendi şiir bireşimini aramaya başlamıştır. Fakat beri yandan, yine okuldaki Fransızca ve Fransız edebiyatı öğretiminin tesiri ile de Batı edebiyatından haberi olabilmiştir. Ancak şairin eski Türk şiirinin zevkinden kurtulup Batı şiirine yönelmesi, Recâi-zâde Mahmud Ekrem'in Galatasaray'a edebiyat öğretmeni olması ile belirir. Ekrem'in tesiri, onun edebî hayatının en kuvvetli çizgisi, olmuştur. Eski-yeni mücadelesinin kuvvetle sürdüğü ve yeni edebî nesil üzerinde de tesirli olmaktan geri kalmadığı bu devirde, Batı edebiyatı taraftarlarının liderinden sonra ve onun yerine Galatasaray'a eski edebiyat taraftarlarının lideri Muallim Naci'nin edebiyat Öğretmeni olması, genç şaire iki lider arasında doğrudan doğruya bir karşılaştırma yapmak fırsatını da vermiş ve Ekrem'in her bakımdan bırakmış olduğu çok iyi izlenim karşısında, bu karşılaştırma Naci'nin tamamıyle aleyhine olarak sonuçlanmıştır. Bundan sonra şair, Ekrem ile Hâmid'in sürekli tesirleri altında, Batı edebiyatının en güçlü temsilcilerinden biri oldu.
Ekrem Hâmid tesiri, üslûb bakımından, 1894'e kadar sürer. Bu tarihten sonra Fikret, kendi üslûbunu bulabilmek için, ardı ardına hamleler yapar ve 1896 Şubat'ında yani Servet-i Fünûn'un yönetimini üzerine aldıktan hemen sonra yayımladığı Hasta Çocuk manzumesi ile kaydettiği ilk başarıyı, aynı yılın sonunda yine Servet-i Fünûn'da çıkan Seza adlı şiiri ile geliştirip kesinleştirir. Bu tarihten sonra, artık tamamen şahsî bir söyleyişe sahiptir. Servet-i Fünûn'da hemen her hafta bir şiiri çıkan Fikret, 1899'da, ilk şiir kitabı olan Rübâb-ı Şikeste'yi yayımladı ve altı ay sonra ikinci basımını da yaptı. İlk zamanlar, Fransız edebiyatından çok yine Ekrem-Hâmid kanalından gelen romantizmin tesiri ise şairde daha uzun sürer.
Romantizme ve devrin siyasî şartlarına bağlı ağır bir ferdiyetçiliğin de Servet-i Fünûn edebiyatında hüküm sürdüğü sıralarda, Fikret de bu genel eğilimden kurtulamamış ve "sanat, sanat içindir" formülüne bağlı kalarak, Şehrâyîn'i yazdığı tarihe (1899) kadar, genellikle, ferdiyetçiliğin sınırını aşamamıştır. Fakat yine Servet-i Fünûn şairleri arasında Fikret, ara sıra ve az da olsa, "Balıkçılar, Ramazan Sadakası, Nesrin, Verin Zavallılara" gibi şiirleri ile bu sınırı en çok zorlayandır. 1899'dan itibaren, Fikret'in sanat anlayışında, ferdiyetçilikten cemiyetçiliğe doğru -önce tamamıyle fikrî yapıda olan- bir kayma başlar. Le Parnasse Contemporain dergisi çevresinde toplanan ve Parnasçılar olarak anılan şairlerden, özellikle de François Coppè'den etkilenmiştir. 1907de çıkan Rübab-ı Şikeste'de topladığı şiirlerinde görülen şiir anlayışında ve ses arayışında bu şairlerin etkisi olduğu düşünülebilir. Fransız edebiyatındaki "Şiirsel yazı" türünün etkisiyle dize sonlarını değişik fiil kipleriyle ya da fiilsiz bağlayan şiirleri, beyit bütünlüğünü kırıp düzeyi özgür bırakışı, aruz ölçüsünün katı kalıplarını genişletmiştir. Müstezat kalıbında yazdığı şiirlerindeki bu tür denemelerin, Türk şiirinde serbest nazma geçişi kolaylaştırdığı söylenebilir. Rübab-ı Şikeste'deki "Sis", "Sabah Olursa", "Hemşirem İçin", "İzled " gibi toplumsal konulara ağırlık veren şiirlerin yanı sıra, günlük konuşma diline yatıştığı "Balıkçılar" ve benzeri şiirlerinde izlenimci bir hava görülür. Ama, "Balıkçılar" dakiyalın söyleyişe bütün şiirlerinde rastlanmaz. Servet-i Fünun'cuların çoğunda görülen dil seçkinciliği, onun şiirinin de özelliğidir. Osmanlıca-Türkçe sözlüklerde sözcük kullanımına örnek verilirken çoğunlukla Fikret'in şiirlerinden alıntı yapılması da bunun kanıtıdır. Onun, şirini zedeleyen bu tutumu, müzikal anlatımı öne çıkartmış, ama bazı şiirlerini de yer yer söylev havasına sokmuştur.
Fikret'in doğa şiirlerinde, doğayla neredeyse örtüşmeye varan bir uyum vardır. "Yağmur " şiiri, yağmur damlarının cam üstüne düşüşünü andıran bir sesle kurulmuştur. Fikret'in betimlemelerindeki ayrıntı ustalığı onun ressam kişiliğiyle de ilgilidir. Şiirlerindeki karmaşık dil resimlerinde görülmez. Çoğu tablosunda yalın bir ayrıntı arayışı göze çarpar.
Pastel renklere ağırlık verişi, şiirlerindeki hüzünlü söyleyişi anımsatır. Güleriz Ağlanacak Halimize adlı kendi portresinde ve aşiyan tablosunda ise stilize bir anlatım vardır.
Osmanlının son döneminde yetişen Tevfik Fikret’in şiirleri bu dönemin bütün gerilimlerini barındırır. Şairliğinin yanında sanat konusundaki birikimi, fikirleri ve ressamlığıyla da dikkat çeken Fikret, Osmanlı şair geleneğindeki saray himayesi yerine kendi ifadesiyle “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir sanatçıydı.
Küçük yaşlarda yazmaya başladığı ilk şiirlerinde iç dünyasından gelen sesleri yansıtmaya çalışan Tevfik Fikret, Muallim Naci ve Recaizade Mahmut Ekrem'in şiir anlayışları arasında uzun bir arayış dönemi geçirmiştir. Daha sonra Fransız şiiriyle tanınmış ve özellikle Françoıs Coppe'den etkilenerek kendi şiiri aramaya başlamıştır. Fikret'in Fransız edebiyatındaki "şiirsel yazı" türünün etkisiyle dize sonlarını değişik eylem kipleriyle ya da eylemsiz bağladığı şiirleri, beyit bütünlüğünü kırıp dizeyi özgür bırakması aruz ölçüsünün katı kalplarını genişletmiştir. Fikret aşırı titiz tutumu ve en küçük ayrıntılar üzerinde durmasıyla kendine özgü bir üslup yaratmış ve çağına damgasını vurmuştur. Biçimsel kaygıları hiçbir zaman bırakmamış, sürekli yenilik aramıştır. Oğlu Haluk'un, onun şiirlerinde büyük etkisi olmuştur. İkinci Şiiri Kitabı Haluk'un Defteri'ndeki (1911) şiirler, en iyimser ve umutlu şiirlerdir. Bu şiirlerinde Fikret oğluna ve Osmanlı gençliğine çalışkanlık, yurt sevgisi, hak ve hukuktan yana olma gibi erdemleri öğütlemiştir. Rübabın Cevabı'ndaki (1911) "Tarih-i Kadime Zeyl" şiirinde de Mehmet Akif'in (Ersoy) suçlamalarına karşılık vermiş, din ve doğa konusundaki görüşlerini ortaya koymuş, kendisinin de doğanın bir izleyicisi olduğunu söylemiştir. Bu konuya ileride ayrıntısı ile temas edeceğimizi belirttikten sonra HilmiYavuz’un, “Bitmeyecek tartışma: Fikret mi, Akif mi?” başlıklı köşe yazısında söylediklerine kulak verelim:
“Tevfik Fikret’in ölümünün 90. yıldönümü, onun şiirinin, ‘Aydınlanmacı’ kimliği dolayımında yeniden gündeme gelmesine yol açtı. Neredeyse gelenekselleşmiş diyebileceğim bir mesele: Geçmişi, ta Tevfik Fikret- Mehmet Akif tartışmasından başlayarak, 1940’larda Sabiha Sertel ile Eşref Edip ve ötekiler arasında çıkan polemiklere kadar uzanan bir kronik anlaşmazlık!
Anlaşmazlık, Mithat Cemal’in bildirdiğine göre, Fikret’in ‘Tarih-i Kadim’ şiirindeki iki dizede, Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i aşağıladığı gerekçesiyle Akif’in, Süleymaniye Kürsüsü’nden ‘Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver/Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder’ dizeleriyle cevap vermesi üzerine başlamıştır. (Ayraç içinde belirteyim: Orhan Okay Hoca’nın aktardığına göre, ‘Tarih-i Kadim’ 1905 yılında kaçak olarak ve yakınlarının verdiği bilgilere nazaran, Fikret’in izni olmadan basılmıştır ve o tarihe kadar Akif’in Fikret hakkındaki kanaatleri ‘hiç de menfi değil’dir!) Bunun üzerine Fikret, ‘Molla Sırat’ şiiriyle Akif’e karşılık verir: Ve bu tartışma, daha sonra Servetifünün’cularla Sebilürreşat’çıların kavgasına dönüşür: Akif’in yanında Babanzade Ahmet Naim Hoca, Fikret’in yanında ise Dr. Riza Tevfik yer alır. Ve elbette her iki tarafta, başkaları da!
Bu tartışma, 1939 yılının sonlarında ‘Yeni Sabah’ gazetesinde Fikret aleyhine yayınlar dolayısıyla, bir defa daha, Türkiye’de entelektüel hayatın gündemine oturacaktır. ‘Yeni Sabah’ta Fikret konusunda bir anket yapılmış, bu ankette bazı yazarlar, Fikret’e ağır saldırılarda bulunmuşlardır. Sabiha Sertel de bunlara ‘Tan’ gazetesinde cevap verir. ‘Fikret’i Bir İrticaa Bayrak mı yapmak istiyorlar?’ başlığıyla ‘Tan’da yayımladığı bir yazı dolayısıyla Sabiha Sertel hakkında dava açılır. Yazıda, ‘Şair Tevfik Fikret’in edebi kıymet[inin] münakaşa edilebil[eceğini], fakat şiirlerini mevzuubahs ederek içtihadına, felsefi düşünüşlerine hücum’ etmenin ‘tehlikeli’ olduğunu öne sürmüştür Sertel… Ona göre, amaç, Fikret’e değil, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin altı okundan biri olan Laikliğe’ saldırmaktır. Prof. Orhan Okay, ‘Ölümünün 50. yılında Mehmet Akif Ersoy’ üzerine Marmara Üniversitesi’nde düzenlenen bir sempozyuma verdiği bildiride, bu tartışmaları şöyle özetler: ‘Başlangıçta, yenilikçiler ve muhafazakârlar arasında bir münakaşa gibi başlayan hadise 1940’lardan sonra Fikret’in Marksistler, Akif’in dindarlar tarafından bir bayrak haline getirilmesiyle değişik bir istikamete yönelir. Bu davranışların her ikisi de doğrudan doğruya edebiyatla ve şiir sanatıyla ilgili değildir.’
Mesele, Fikret’in ve elbette Akif’in Dünya’yı birbirinden radikal bir biçimde farklı sorunsallar bağlamında değerlendirmelerindedir. Mehmet Kaplan, ‘Tevfik Fikret ve Şiiri’ adlı çalışmasında, Fikret’te ‘1312 (1896) yılından itibaren, toptan bir psikolojik değişme[nin] vukua gel[diğini]; ‘[b]u tarihe kadar hayata, aşka ve Allah’a inanan nikbin şair[in], bu tarihten itibaren yavaş yavaş bedbinleşmeye, hayattan şikayet etmeye, dine karşı lakayıt, hatta dinsiz ve Allah’a karşı isyankar olmaya başla[dığını]’ bildirir. Prof. Okay, Fikret’in ‘Meşrutiyet’e yakın yıllardan itibaren yazmış olduğu bazı şiirlerine bakarak ateist, pozitivist veya materyalist olduğuna hükmetmek mümkünse de’, bunun tersinin de öne sürülebileceğini gösteren kanıtlar olduğu görüşündedir. Dolayısıyla, bu, Prof. Mehmet Kaplan’a göre, Fikret’in belirli bir felsefi dünya görüşünden yola çıkmadığı, o nedenle de bir ‘düşünce şairi’ olmadığı anlamına geliyor. Nitekim Kaplan, onda ateist, pozitivist, materyalist yaklaşımın değil, melankolinin ‘bir dünya görüşü haline geldiği’nden söz eder ve bir ‘düşünce şairi’ olmadığını öne sürer;- ‘Fikret, açıkça kendisini idare eden kudretin ‘tefekkür’ değil ‘his’[…] olduğunu söylüyor: Fikret kendi şiirinin ‘düşünce’ ile alâkası olmadığını, başka şiirlerinde de tekrar etmiştir,’ der.
1900’lerde ‘Yenilikçi’, 1940’larda ‘Marksist’ ve şimdi de, ölümünün 90. yılında ‘Aydınlanmacı’ Fikret! Ama ister, Prof. Kaplan’ın öne sürdüğü gibi, ‘düşünce’lerden değil, ‘his’lerden yola çıkarak yazılmış olsun, Fikret’in bazı şiirlerinin belirli bir ideolojik arka plan üzerinden okunması kaçınılmazdır; -öyle okunmuştur, okunmaktadır da!.. Önemli olan ‘metnin niyeti’dir;- yoksa ‘yazarın niyeti’ değil! Ama elbette asıl yapılması gereken, Fikret’i şu veya bu ideolojik arka plan üzerinden okumak değil, onun edebi değerini tartışmaktır. Büyük bir şair midir Fikret, yoksa ön niyetli ideolojik okumaların dışında tutulursa, sıradan bir şair mi?” 07.09.2005 ÇARŞAMBA- ZAMAN GAZETESİ
Fikret, bir şâir olarak ülkenin içinde bulunduğu bu şartlardan derinden etkilenmiş, kâh Ömr-i Muhayyel’i (1898) yazarak her hakikatten uzak, herkese meçhul bir diyara gitmek, kaçmak, bütün insanlardan uzak orada yaşamak istemiş, kâh Gayya-yı Vücut’u (1899) yazarak hayatı ‘solucanlarla, sülüklerle, yılanlarla dolu’ kokuşmuş bir bataklığa benzetmiş, kâh Sis’i (1902) yazarak imparatorluğu sembolize eden imparatorluk başkenti İstanbul’u mel’un ve menfur bir şehir olarak tasvir etmiş ve yaşlı, ahlâksız bir kadına benzetmişti.
Bütün bu şiirlerinde karamsar, bedbin ve gelecekle ilgili bütün umutlarını yitirmiş, melânkoli içinde kıvranan Rübab-ı Şikeste şâirinin, 1905 yılında yazdığı Sabah Olursa şiirinde hayat karşısında takındığı tavır, önemli bir değişikliğe uğrar. Sabah Olursa şiiri, Fikret’in içinde, büyüyen oğlu ile beraber sosyal bir kurtuluş ümidinin uyandığını gösterir.
Bir sanatçı ve entelektüel olarak Fikret, sorunlara karşılık aradıkça, dünya görüşü yaşadığı dönemin kültür koşullarını aşmıştır. Özgürlük ve eşitlik anlayışı ezilen insanların çıkarları doğrultusunda toplumsal bir öz kazanmıştır. Sınıfsal çıkarlara dayalı yönetim biçimini eleştirmiş, belli egemen sınıfların koyduğu yasalara ve yönettiği devlete karşı çıkmıştır. Ekonomik hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılan kitleleri kağıt üstündeki siyasal özgürlüklerinin bir anlamı olmadığını göstermiştir. Fikret'in düşüncesinde en önemli yan insana verdiği önemdir. Ona göre bütün sorunların üstesinden gelecek, mutlu yarınları hazırlayacak olan insandır. İnsanın üstünlüğünü sağlayan duyarlığı ve sezgi gücü değil, düşünme gücü ve aklıdır.”
Siyasi yelpazenin bütün renkleri için Tevfik Fikret’in başka bir anlamı var. Ama asıl kavga, sanki bir zamanlar Fikret’le Mehmet Akif Ersoy arasındaki yaşanan polemiğin taraflarıymışçasına Kemalistlerle İslamcılar arasında: Kemalistler Fikret’in, ilericilik vasfını öne koyarken İslamcı kesimden hainliğe varan suçlamalar yükseliyor. Bunda Tevfik Fikret’in materyalist bir özle bütünleştirdiği pozitivist düşüncesinin, ateistliğinin, Batılı hayat tarzını benimsemişliğinin rolü var. H. B. Kahramanın ifadesiyle; “Türk modernleşmesi, bugünlerde tartışılan Abdullah Cevdet'in ve daha başkalarının da katkılarıyla bu noktadan koparak ileriye çıktı. Mustafa Kemal'in Fikret'le örtüşmesini sağlayan buydu. Bu da kökleri Beşir Fuat'a kadar inen oradan 'vulger materialismus'a çıkan, biyolojizme uzanan bir serüvendir. Bu çok yakın bir tarihte yaşadığımız bir süreç olmasına karşın bize neredeyse bütünüyle yabancı.”
İşte bu nedenle, Cumhuriyet modernleşmesinin geçmişten miras aldığı az sayıda insandan birisi oldu Fikret. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Fikret üzerine yapılmış çalışmalar (Mehmet Ali Ayni’nin “Reybilik, Bedbinlik, Lailahilik Nedir?”[1927], Cazibe Aydın’ın “Tevfik Fikret, Konfüçyüs, Rubens”[1961], Salih Keramet Nigar’ın “İnkılap Şairi Tevfik Fikret'in İzleri”[1943], Sabiha Zekeriya Sertel’in “Tevfik Fikret, İdeolojisi ve Felsefesi”[1946] ve “İlericilik Gericilik Kavgasında Tevfik Fikret”[1969], Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Tevfik Fikret”[1937] kitaplarına bakılabilir), şair kimliğinden çok fikirleri üzerinde yoğunlaşmıştır.
Cumhuriyet modernleşmesini ve Batılılaşmayı eleştirenler de aynı refleksi gösterdiler. Tevfik Fikret’e –ve Cumhuriyet zihniyetine- karşı çıkarken kullandıkları en çarpıcı kanıt, Fikret’in şiirlerinde geleceğin umudu olarak simgeleştirdiği oğlu Haluk’un dinini ve ülkesini değiştirmesiydi.
Bütün bunları bir kenara bırakıp düşünce tarihinde bir yere oturtmak mümkün olacak mı Tevfik Fikret’i? Ya da duygu ve düşüncelerinin şiirinde nasıl vücut bulduğunu, şiirlerinin estetik boyutunu önyargılarımızı bir kenara bırakarak tartışabilecek miyiz? Sanıyorum ancak o zaman Tevfik Fikret’in entelektüel dünyasını anlayabileceğiz.
Serol Teber’in sözleriyle bitireyim: "İdeal dünyayı özlemesine rağmen, yaşadığı gerçek dünyaya karşı duyduğu ontolojik öfke ile bunu örtmeye, sarıp sarmalamaya çalıştığı patolojik erdemliliği arasındaki çelişkili bunaltı onu sürekli huzursuzlaştırmış, hırçınlaştırmış; çıldırtmıştır. Bir tutunamayandır Fikret. Traji-komik çaresizliğine gülümseyen.”
Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi Tanzimat dönemi aydınları yeni edebî türlerin ilk örneklerini vererek düşünce hayatımızın Batıya yönelmesini sağladılar. Gördükleri iş büyüktü, ancak onlar zevk ve yetişme itibariyle eski kültürümüze bağlı olduklarından ve sosyal problemlerle uğraşmak zorunda kaldıklarından ortaya koydukları eserler, Avrupaî bir edebiyatın kusursuz örnekleri değildi. Şinasi, gerçek bir öncü idi, Tanzimattan sonra edebî hayatımızda bütün büyük değişiklikler onunla başlamıştı. Bununla birlikte gazetecilikten şairliğe, tiyatro yazarlığından sözlük yazarlığına kadar hemen her yeniliği başlatmak zorunda kaldığından edebiyat teorisiyle derin bir şekilde uğraşmak imkanını bulamamıştı. Şinasi'nin açtığı yoldan yürüyen Namık Kemal, kuvvetli kalemiyle yeni edebiyatın tutunmasını sağladı. Bununla birlikte sosyal problemlerle ve hukuk sistemiyle uğraşmak zorunda kalması Namık Kemal'in de edebiyat teorisiyle ilgili eserler vermesine fırsat bırakmadı. Ziya Paşa ise eski edebiyatımızla yeni edebiyat arasında bocalayan bir şahsiyetti.
Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal'in açtığı yoldan yürüyen Abdülhak Hamid, Şemsettin Sami ve Recaizâde Ekrem, kendilerinden önceki neslin tecrübelerinden yararlandıkları için Avrupa edebiyatını ve retoriğini daha iyi anladılar ve temsil ettiler.
Bizde Batı retoriğinden yararlanan ilk yazarlarımızdan birisi, Süleyman Paşa'dır. Mebâni'l İnşa adlı eserinde Fransızca edebiyat kitaplarından yararlanmış ancak bu retoriği sistematik olarak incelememiştir. Münif Paşa'nın yarım kalmış ve basılamamış olan "ilm-i belâgat- La Rhétorique" adlı eseri aydınların yavaş yavaş Batı retoriğine yöneldiğini göstermektedir.
Tanzimattan sonra eser veren yazarlar içinde ciddi olarak ilk defa Recaizade Mahmud Ekrem, edebiyatın teorik temelleriyle ilgilendi. O, 1879'da Mekteb-i Mülkiye'ye "edebiyat-ı Osmaniye" muallimi olarak tayin edilmişti, bu dersle ilgili notlarını 1882'de "Talim-i Edebiyat" adıyla bastırdı.
Ekrem Bey, bu eseriyle Tanzimattan sonra başlayan yeni edebiyatın teorisini yapıyordu. Eser devrin aydınları tarafından çığır açıcı, öğretici ve yeni kurallar koyan bir çalışma olarak takdir edildi.
Recaizâde, bu eserini yazarken Lefranc'ın "Traité Théorique et Pratique de Litterature" adlı eserinden yararlanmıştı. Lefranc'ın eserinde devrin bütün klasik retorik kitaplarında olduğu gibi edebiyat, psişik hayatın unsurlarına dayanılarak analiz ediliyordu. Ekrem bey, bu görüşe paralel olarak edebî eserleri "fikir, his, hayal, hafıza gibi genel; deha , hüsn-i tabiat, zerâfet yahut nüktedanlık gibi daha özel" psikolojik kategoriler içinde analiz etmiştir. Ekrem Bey, Lefranc'a uyarak bu eserinde "Güzel yazmak, iyi düşünmek, iyi hissetmek, iyi ifade etmekten ibarettir" düsturuna varıyordu. Tevfik Fikret, daha sonra bu düsturdan "Güzel düşün, iyi hisset; yanılma, aldanma; ne varsa doğrudadır; doğruluk şaşar sanma!" mısralarının ilhâmını almakla kalmayacak, düşünceyi, hissi ve iyi ifade etmeyi yani formu, sanatının üç temel öğesi haline getirecektir.
Muallim Naci ve Recaizâde Ekrem Bey, Galatasaray lisesinde okuduğu yıllarda Tevfik Fikret'in edebiyat hocası olmuşlardı. Fikret eski edebiyat taraftarları ile yeni edebiyat taraftarlarının birer kutbu olan bu iki mühim simayı yakından tanımak ve birbiri ile karşılaştırmak imkanını bulmuş, ilk şiirlerinde tesirinde kaldığı Muallim Naci' etkisinden kısa zamanda kurtularak Batı retoriğini öğreten ve edebiyatta yenileşmeyi temsil eden Recaizâde Ekrem Bey'in yanında yer almıştı. Tevfik Fikret'i derinden etkileyen Recaizâde Ekrem Bey Doğu belâgatini tamamen reddetmiyordu, ancak onun, çağın ihtiyaçlarını karşılayamadığını da biliyordu. Bundan dolayı gençleri Batı retoriğine yöneltti.
Tevfik Fikret hocasının açtığı bu yoldan yürüdü. Ancak hocası gibi nazariye ile uğraşmadı. Çok iyi Fransızca bilen, Galatasaray lisesini birincilikle bitiren Fikret'in Ekrem Bey'in kitabı dışında, fransızca yazılmış retorik kitaplarından da yararlandığı şüphesizdir, bu okumalarının ip uçlarını devrin mecmualarında yayınlanan makalelerinde görmekteyiz. Fikret'in bu okumalar sonucunda Batı retoriğinin temel niteliklerini kavradığını ve bütün halinde şiirine uyguladığını söyleyebiliriz. Halit Ziya'nın nesirde yaptığını o şiirde yaptı. Halit Ziya'nın ve Tevfik Fikret'in yeni bir teori ile beslenen eserlerinin başarısı, eski edebiyat taraftarlarıyla yeni edebiyat taraftarları arasında sürüp giden kavganın Avrupaî edebiyat taraftarlarının zaferiyle sonuçlanmasını sağladı.
Bu güne kadar yapılan araştırmalarda, Fikret'in Batı retoriği ile ilgisi üzerinde durulurken genellikle şairin bu retorikten sadece Enjambement ve Sone gibi unsurları şiirimize taşıdığı belirtilmekle yetinilmiştir. Aslında Fikret klasik batı retoriğinin temel prensiplerini ve figürlerini bir bütün halinde Türk şiirine taşıyan ilk şairimizdir. Onun şiirlerinin temel özelliğini oluşturan biçim ve içerik bütünlüğünün gerisinde bu gelenekten alınan dersin büyük payı olduğu düşüncesindeyiz.
Burada şu konuya da açıklık getirmek gerekmektedir. Doğu ve Batı Retoriğinde bulunan figürler teorik olarak birbirinden çok farklı değildir, retorikler arasındaki fark bazen tasnifte bazen de onların bir retorik içinde kazandığı fonksiyonlarda ortaya çıkar. Fikret'in getirdiği figürlerden söz ederken bu figürlerin bizde bulunmadığını söylemek istemiyoruz. Herhangi bir ülkenin folklorik ürünlerinde retoriğin bütün figürlerini bulmak mümkündür. Bunu söylerken bazı figürlerin Fikret'in şiiriyle gündeme gelip bir ifade vasıtası haline geldiğini ve Batı ebiyatındakine benzer yeni fonksiyonlar yüklendiğini söylemek istiyoruz.
Klasik Batı retoriğinde "Figür de Construction" denilen yapı figürlerinden "inversion" gramatikal düzen değişikliği, "Ellipse" eksilti, "pléonasma" ıtnap, "répétition" tekrir, "gradation" tedric, "conjonction" bağlaç tekrarı, "disjonction" bağlaçları kaldırma, "apposition" koşuntu üzerinde en çok durulan, en çok kullanılan figürlerdir. Forma büyük bir önem veren Tevfik Fikret'in şiirlerinde de bu figürlerin oldukça sık tekrarlandığını ve onlara yeni görevler verildiğini görüyoruz.
Tevfik Fikret'in şiirlerinin ayırdedici niteliklerinden birisi şekil mükemmelliğidir. Şair bu şekil mükemmelliğine ulaşırken biraz önce sözünü ettiğimiz yapı figürlerinden yararlanmıştır. Fikret'in kendi yazılarından ve çevresinde bulunanların hatıralarından şiirlerini, ilhamına uyarak değil, uzun çalışmalar ve arayışlar sonunda yazdığını biliyoruz. Kendisine Parnasyenleri özellikle de F. Coppée'yi örnek alan şair, kolay kolay ulaşılamayacak bir biçim mükemmelliğini yakalamıştır. Romantizme bir tepki olarak doğan Parnasyen şiir aslında klassisizme bir dönüştü. Yapı figürleri Fikret'in şiirlerinde ayrıca bir ritim yaratma aracıydı.
Klasik Batı retoriğinde düşünce figürleri üçe ayrılmaktaydı: Bunlar, düşünce figürleri (figures de raison), hayal figürleri (figures d'imagination), his figürleri (figures de passion)dir. Recaizade Ekrem Bey , Talim-i Edebiyat'ta bu tasnife yer vermişti. Bu tasnif, Psikolojinin düşünceyi idrak, imaj ve his olarak analiz etme geleneğine bağlıdır. Batı retoriğinde bunların fonksyonları da şu şekilde tespit edilmiştir: İdrak figürleri öğreticidir, imaj figürleri zevk verir, his figürleri heyecan verir.
Düşünce figürleri'nin başlıcaları " Antithèse " cem'ül ezdat, " suspension " bekletme, " communication " delil sıralama, " litote " Za'f-ı surî, " correction " tashih-i kelâm yahut rücu, "concession" taviz, "occupation" önsezili cevap, "hypothèse" varsayım, "comparaison" mukayesedir. Bu figürlerden "antithèse", "suspension", " communication ", "hypothèse " ve " comparaison " Fikret'in en sık baş vurduğu sanatlardır.
Fikret, fikri, düşünceyi sanatın esası olarak görüyordu. Şiirlerinde önce geniş tasvirler yapar, sonra tasvir ettiği unsurların ilham ettiği fikirleri ortaya koyar. Bu onun şiirlerinin kompozisyonunun esasını da teşkil eder. Fikret'in ayrıca muhakeme figürlerini şiirini nesre yaklaştırma vasıtası olarak kullandığını görüyoruz. F. Copée'nin etkisinde kalarak şiiri nesre yaklaştırdığından dolayı Fikret çok tenkit edilmiştir. O, hiçbir zaman saf şiire taraftar olmadı, şiiri nesre yakın olduğu kadar, tiyatroya, hitabete, sohbete de yakındır. Fikret sanatının aleyhine de olsa çok değer verdiği tabiîliği elde etmek için şiir türünün sınırlarını zorlamıştır. Bu husus, onun biçime verdiği önemle bir tezat teşkil etmektedir.
Klasik Batı retoriğinde kullanılan muhayile figürleri'nin başlıcaları, "apostrophe" iltifat yahut tevcih–i kelâm, "hypotypose" kısa tasvir, "hyperbole" abartma, "prosopopée" teşhis ve intak, "dialogisme" ikili konuşma, "prosopographie" fizikî portre, "topographie" yer tasviri, "chronographie" zamanın tasviridir. Bu figürler okuyucunun hayal gücüne seslenen figürlerdir. Fikret'in şiirlerinde bu figürlerin hemen tamamına baş vurulmuştur, Fikret'in şiirinin Parnasyenlerin şiirine o kadar yakın olmasının sebeplerinden birisi de budur.
Sadece Tevfik Fikret'in değil, bütün Servet-i Fünûn şiirinin en belirgin yönü, tasvirlerin ve buna bağlı olarak da sıfatların bol olmasıdır. Resim tecrübesi bulunan Batı kültürü ile bu tecrübeye sahip olmayan doğu kültüründe edebî tasvir değişik bir gelişim göstermiştir. Tanzimat ve Servet-i Fünûn şairleri Batının bu tecrübesini edebiyatımıza taşımaya çalıştılar. Aynı zamanda resimle uğraşan Fikret, şiirleriyle adeta tablolar çizdi.
Edebiyatımızın hiçbir döneminde sıfatlar Servet-i Fünûn döneminde olduğu kadar bol kullanılmamıştır. Fikret'in bir varlığı çok zaman üç, dört orijinal sıfatla vasıflandırıldığını görürüz. Bu, basit bir hadise değildir. Bütün bir geleneğin, bütün bir ifade ediş biçiminin değişmesidir. Eski şiirimizde nitelendirmeler genellikle kalıplaşmıştır. Çağdaş retorik terimiyle ifade edecek olursak dilin ifade fonksiyonu gerçekleşirken "konuşan kişi"in yerini gelenek almıştır. Fikret, ise orijinal sıfat ve tavsiflere yönelir. Bu dilin ifade fonksiyonunun kullanılması, ferdin "ben" olarak şiirde kendisini ifade etmesi demektir. Sıfatlar, böyle bir durumda subjektif bir seçimi ifade eder: Meselâ "paslı bulut" nitelendirmesinde Fikret, bulut kelimesinin alabileceği yüzlerce sıfattan birini seçmiş, dilin genel seçme ekseninde olmayan bir nitelendirme yapmıştır. Şairler, dünya algılamalarını, dünya görüşlerini çok zaman bu orijinal nitelendirmeleriyle yansıtırlar.
Heyecan figürlerinin başlıcaları "exclamation" ünlem, "dubitation " tereddüt, "imprécation" beddua, "interrogation" cevap beklenmemek şartıyla sorulan soru, "subjection" cevaplı soru, "prétérition" tecahül-i arif, "réticence" düşüncenin kavranmasını anlayışa bırakma, "epiphonème" sözü vecize kıymetinde bir ünlem cümlesiyle bitirme figürleridir. Bu figürler de Fikret'in sık baş vurduğu ifade araçlarıdır. Fikret, bu figürler vasıtasıyla kendi tutkularını, heyecanlarını okuyucusuna aktarır. Bu figürler, Dilin ifade etme ve etkileme fonksiyonlarıyla ilgilidir. Fikret'in şiirini bir hitabet şiiri haline getiren de bu unsurlar üzerindeki ısrarıdır.
Batı retoriğinde üslubun nitelikleri ayrı bir bölüm olarak karşımıza çıkar. Bu nitelikler Batı retoriğinde genel nitelikler ve özel nitelikler olarak ikiye ayrılmaktadır. Üslubun genel nitelikleri, "clarté" yani vuzuh yahut açıklık, "précision" yani sarâhat, "naturel" yani tabiî, "variété" yani çeşitlilik, "élégance" yani akıcılık, "harmonie" yani uyumdan ibarettir. Bu konuda Batı retoriğinin doğu belâgatinden farkı, bu unsurlara kazandırdığı alt tasnifler ve kesin tanımlardır.
Batı retoriğine göre üslubun özel nitelikleri, bilindiği gibi, "style simple" yani sade üslup, "style tempéré" yani süslü üslûp, "style élevé" yani yüksek üslup olarak üçe ayrılır. Recaizâde üslubun genel niteliklerinden çok, özel niteliklerine dikkatimizi çekmiş özel ve genel ayırımına gitmemişti. Tevfik Fikret ise devrin dergilerinde yayınladığı sohbet yazılarında ve makalelerinde üslubun genel nitelikleri üzerinde durmuştur. Üslubun genel kalitelerinin bugün dahi yeterince anlaşılmadığı göz önünde bulundurulursa Fikret'in bu tercihinin ne kadar yerinde olduğu anlaşılır.
Kanımızca Tevfik Fikret'i Servet-i Fünûn şiirinin zirvesine taşıyan sır, hocasını iyi dinlemesiydi, yani ikinci bir retoriğin imkânlarından herkesten önce ve herkesten iyi faydalanmasıydı. Onun şiiri halâ kabul görüyorsa ve birçok yönden halâ bir zirve sayılıyorsa bunun sebebi sanatıyla çağdaş düşünceye ve tekniğe ulaşmış olmasıdır.
Tevfik Fikret ve Ahmet İhsan Recaizade Mahmut Ekrem’in talebeleri olmak dolayısıyla onunla yakından temasta idiler. Halid, İzmir’de üstadı eserlerinden tanıyor, hatta görüşüp konuşuyorlardı. H.Cahit ise daha birleşmeden önce Fikret’i tanıyordu. Kısaca bu edebiyat cereyanı içindekiler birbirlerini daha önceden tanımış ve kaynaşmışlardı.
Servet-i Fünûncuların düzenli tahsil görmeleri, okudukları Avrupai mekteplerde, Avrupalı edipleri yakından öğrenmeleri ve hemen hemen hepsinin orta tabaka ailelerden gelmeleri, onlarda ortak bir sanat zevkinin doğmasına yol açmıştır. Fakat aynı sanat zevkine sahip olmalarına rağmen bu zevki aksettirişleri farklıdır.
Bu edebiyatta Tanzimat’ta olduğu gibi bir siyasi ve aktif bir fonksiyon yoktur. Aşırı alafrangalılık bu edebiyatın en çok kınanan özelliklerindendir. Memleket meseleleri ve Anadolu insanının yaşayışı,bazı küçük denemeler dışında bu edebiyatta mevcut değildir.Yaşadıkları siyasi devir onları hakikatten kaçmalarına,günlük meselelerle ilgilenmemelerine sebep olmuş. Hüzne düşkünlük ferdiyetçilik gibi duygularını beslemiştir.
Solgun çiçeklerden, düşmüş sarı yapraklardan bahseden ve kadın denince bunun bile veremlisinin makbul sayıldığı bu dönemin özelliği,onların özel hayatlarına girmiştir.Verem, intihar, kimsesizlik ve inziva, aşkı ölümle neticelenmek, sarı-siyah gibi daha çok hastalığı ve ölümü temsil renkler, karanlık mevzular onların ortak sanat çizgileridir.
Servet-i Fünûn Edebiyatı 1895 yılında başladı. Bu yılın sonlarında Recaizade’nin teşvik ve aracılığıyla, Servet-i Fünûn mecmuasının baş muharrirliği, onun en kıymetli talebesi Tevfik Fikret’e verildi. Bu sanat çizgisine dahil olup başka dergilerde (Mektep, Maarif, Hazine-i Fünûn, Mirsat ve Malumat) yazan birçok şair ve yazar Servet-i Fünûnda toplandı. Hep birden Servet-i Fünûn edebiyatı denilen bir edebi çığırı açtılar.
KAYNAKÇA
Akyüz Kenan, Tevfik Fikret, 1947 Ayni, Mehmet Ali, Reybilik, Bedbinlik, Lailahilik Nedir? 1927 Aydın, Cazibe, Tevfik Fikret, Konfüçyüs, Rubens, 1961 Bayrak, Mehmet, Tevfik Fikret, 1973 Bezirci Asım, Bütün şiirleri, 3 cilt, 1984 Bilgegil, M. Kaya, Tevfik Fikret'in İlk Şiirleri, 1970 Bölükbaşı, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret, 1945 Çamlıbel, Faruk Nafiz, Tevfik Fikret, Hayatı ve Eserleri, 1937 Ertaylan, İsmail Hikmet, Tevfik Fikret, 1935 Eşref Edip, İnkılap Karşısında Akif-Fikret, 1940 Fuad Köprülü, Tevfik Fikret ve Ahlakı, 1918 Gölpınarlı, Abdülbaki, Tevfik Fikret ve Şiirimiz, 1941 İbrahim Alaeddin, Tevfik Fikret, 1927 Kaplan, Mehmet, Tevfik Fikret ve Şiiri, 1946 Karaca, Mehmet Selim, Akif'e Ve Fikret'e Dair, 1971 Memet Fuat (Bengü), Tevfik Fikret, 1979 Kemalettin Şükrü, Tevfik Fikret, Hayatı ve Şiirleri, 1931 Kiper, Kadri Ziya, Fikret'in Hayatı, 1947 Kudret, Cevdet, Tevfik Fikret-Son Şiirler, 1952-1968 Nayır, Yaşar Nabi, Tevfik Fikret, 1952 Nigar, Salih Keramet, Fikret'in Hayatı ve Eseri, İlhamı, 1926 Ozan, Kunt, Tevfik Fikret, 1937 Öngay, Mehmet, Tevfik Fikret, 1968 Özkırımlı, Atilla, Tevfik Fikret, 1978 Sertel Sabiha Zekeriya, Tevfik Fikret-Mehmet Akif Kavgası, 1940 Sertel, Sabiha Zekeriya, Sebilürreşatçıya Cevap, 1940 Sertel, Sabiha Zekeriya, Tevfik Fikret, İdeolojisi ve Felsefesi, 1946 Sertel, Sabiha Zekeriya, İlericilik Gericilik Kavgasında Tevfik Fikret, 1969 Tanpınar, Ahmet Hamdi, Tevfik Fikret, 1937 Sümbüllük, Esat S., Tevfik Fikret'in İman İhtiyacı Şiirinin Şerhi, 1946 Tanyu. Hikmet, Tevfik Fikret ve Din, 1970 F. R. Tuncor - S. Arıkan, Dante, Mimar Sinan, Sokrat, Tevfik Fikret, 1952 Uraz, Murat, Tevfik Fikret, Hayatı, Edebi Şahsiyeti ve Şiirleri, 1945 Ülken, Hilmi Ziya, Tevfik Fikret, 1941 Ruşen Eşref, Tevfik Fikret, Hayatına Dair Hatıralar, 1919 Yücebaş, Hilmi, Bütün Cepheleriyle Tevfik Fikret, 1959
YAŞAR NABİ Varlık Yayınları “Tevfik Fikret hayatı sanatı şiirleri İstanbul 1954 ”Rubab-ı Şikeste” ikinci basım Ahmet SAİT Matbaası 1945 İstanbul Kemal AKYÜZ “Batı tesirinde Türk şiir antolojisi” “Tevfik FİKRET hayatına dair hatıralar RUŞEN EŞREF Hazırlayan; dr. SONGÜL TAŞ. Malatya 1998 www.kulturturizm.gov.tr/ portal/default_tr.asp?belgeno=4075 http://w3.gazi.edu.tr/web/giyaytas/ www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=382 tr.wikipedia.org/wiki/Tevfik_Fikret www.siir.gen.tr/biyografi/tevfik_fikret.htm www.pandora.com.tr/Sahaf/eski.asp?pid=127 Gazi BOZKURT 09.06.2006 /Atakent
|