|
AHMET HAŞİM (1884 - 4 haziran 1933) Çok âlim yetiştirmiş, eski ve yaygın bir aile olan Âlûsizâde'lere mensuptur. Babası Âlûsîzâdelerden Fizan mutasarrıfı Arif Hikmet Beydir, annesi
Kâhyazâdelerden Sara hanımdır. Hâşim doğduğunda babası Hulle’de kaymakamdır. Görevi dolayısıyla birçok yerleri dolaşır, onu da birlikte götürür. Bu yüzden, Hâşim düzenli bir ilkokul öğrenimi göremez. Annesi hastalıklı bir kadındır. Oğlunu çok sever, oğlu da ondan ayrılmaz. Yazık ki 1893 yıllarına doğru ölür. Hâşim sekiz yaşında öksüz ve yalnız kalır. Babası katı bir adamdır. Oğluyla pek ilgilenmez. Bundan ötürü, Hâşim, annesinin ölümüyle derinden yaralanır. Onunla geçirdiği günleri yıllarca unutamaz. 1894 de 12 yaşlarındayken annesinin ölümü üzerine babasıyla İstanbul'a gelir. Ahmed Hâşim, babasının Arap Vilayetlerinde memurluk yapmasından dolayı İstanbul’a geldiğinde Türkçe bilmiyordu. Önce nümune-i terakki mektebi'ne (1895) devam etti. Mekteb-i Sultani'ye (Galatasaray Lisesi) parasız yatılı olarak girdi. Hâşim okulda pek yalnızlık çeker. Kendini garip ve yabancı duyar. Zayıf ve çekingen olduğundan sporla ilgilenmez, oyunlara katılmaz. Ilk yıllar edebiyattan çok matematiğe merak sarar. Sonraları Ahmet Bediî adlı biriyle tanışır. Bu, şiirle ilgilenen bir öğrencidir. Hâşim’e Van Bever ve Paul’un Lêautaud’un Anthologie des Poetes D’aujourd’hui’sini verir. Simgeci (symboliste) şiirlerden derlenmiş olan kitabı okuyunca, Hâşim’de şiir hevesi başlar. Hâşim daha sonra İzzet Mehil’le arkadaş olur. O da edebiyata düşkündür. Hâşim’i edebiyata meraklı öbür öğrencilerle tanıştırır: Hamdullah Suphi, Emin Bülent, Abdülhak Şinasi, Refik Halit vb... Bütün bu arkadaşlar teneffüs aralarında buluşur, edebiyat üstüne tartışır, birbirlerine şiir okurlar. 1905- 1906 öğretim yılında mezun olunca reji idaresinin açtığı yarışma sınavını kazanır. Sultani müdürü Abdurrahman Şeref’in önerisi ve Halit Ziya’nın da yardımıyla 40 kuruş aylıkla bu idarede küçük bir memur olur. Bu yandan da Mekteb-i Hukuk’a devama başlar. Edebiyatla ilişkilerini de iyice pekiştirir. Türkiye’deki kadar Fransa’daki şiir hareketlerini de ilgiyle izler, gitgide kültürünü geliştirir. İzmir Sultanisinde 1500 kuruş aylıkla İzmir Sultani’si Fransızca öğretmenliğine atanır. Eski işinden ve Mekteb-i Hukuk’tan ayrılır. Üniversite öğrenimini yarım bırakır. İki yıl kadar İzmir’de kalır. Sık sık Yakup Kadri’yle buluşup konuşurlar. İstanbul’a döndüğünde Abdülhamit devrilmiş, 1908’de ikinci meşrutiyet ilân edilmiştir. Fakat Hâşim politikanın dışındadır. Bütün ilgisi edebiyata çevriktir. 1909’da “Sanat şahşi ve muhteremdir.” diyen Fecr-i Ati denilen edebiyat topluluğuna katılır. Fazıl Ahmet, Faik Ali, Mehmet Behçet, Emin Bülent, Âli Canip, Mehmet Fuat, Abdullah Hayri, Refik Halit, Yakup Kadri, M. Lâmi, Izzet Melih, Tahsin Nahit, Müfit Râtip, Ahmet Samim, Celâl Sahir, Cemil Süleyman, Şahabettin Süleyman, Hamdullah Suphi gibi yazarlar arasında o da yer alır. Bir iki toplantıdan sonra, derneğin oturumlarına katılmaktan vazgeçer. (Belki de reji’deki müdürü Izzet Melih’le karşılaşmaktan hoşlanmamaktadır.) Ama Fecr-i Ati’nin organı haline gelen Servet-i Fünun dergisinde şiirler göndermeye devam eder. Gerek bu dergide, gerekse öbür dergilerde yayımladığı şiirler (Göl Saatleri, Şir-i Kamer’ler vb.) Geniş yankılar doğurur. 1912’de Fecr-i Ati topluluğu dağılır. Hâşim bir süre susar. Aynı yıl, Maliye Nezareti'nde tercümanlık yaptı. 1.dünya savaşı sırasında Ihtiyat Zabiti (Yedek Subay) olarak askere alınır. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki askerî birliklerde Çanakkale’de, Izmir’de bulunur. 1915’te babası ölür. 1917’de Iaşe Müfettişliğine verilir. Anadolu’nun bazı şehir (Aydın, Niğde, Konya, Manisa gibi) ve kasabalarını gezer. Bu dönemde Hâşim şiir ve edebiyatla pek uğraşmaz. Savaştan sonra Mütareke imzalanınca terhis edilir. Istanbul’a gelir. Bir süre işsiz kalır, para sıkıntısı çeker. 1920’de güç belâ, Senây-i Nefise Mektebi’nde Estetik ve Mitoloji öğretmenliğine atanır. 1921’de açılan bir yarışmayı kazanarak, Düyûn-ı Umûmiye idaresi’ne girer. Ayrıca, Harp Akademisi ile Mülkiye Mektebi’nde de Fransızca öğretmeliği yapmaktadır. Falih Rıfkı ile Necmettin Sadak’ın kurduğu akşam gazetesinde fıkralar yazmaya başlar. Kısa zamanda,nesir alanında da gücünü gösterir. Aynı dönemde Dergâh Dergisi yayımlanır (1912). Dergiyi çıkaranlar arasında –Yahya Kemal’in yanında- Hâşim de vardır. Ilk sayıda “Bir Günün Sonunda Arzu” şiiri basılır. Dergi gibi bu şiirin çıkışı da epey yankı yaratır. Şiir, yeniliği ve kapalılığı dolayısıyla tepkiyle karşılanır. Mizah dergilerinde yergilere, alaylara konu olur. Bunun üzerine, Hâşim aynı yıl “Şiirde Mana ve Vuzuh” başlıklı ilginç savunmasını yayımlar. Dergâh’ta Hâşim’in başka şiirleri de basılır. Göl Saatleri adlı ilk şiir kitabı Dergâh yayını olarak çıkar (1912). Kitap büyük ilgi görür. Yergiler ve övgüler birbirini kovalar. 1921 yılına kadar, Hâşim’in örnek aldığı sembolist yazarlardan Verhaeren ve Rengnier ve bazı Türk yazarları hakkında inceleme niteliği taşıyan yazıları çıkar. Onun asıl fıkra yazmaya başladığı tarih 1921 olarak kabul edilmelidir. Hâşim bu tarihe kadar kendisini bir şair olarak çoktan kabul ettirmişti. Içinde savaş ve savaş gerisi Anadolu’nun perişan halini görmekte öz dâhil, zengin bir hayat tecrübesi birikimine sahiptir. 1920’de Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik öğretmenliğine başlamış olmasının da bu yazıları olgunlaşmasında rolü olduğu düşünülebilir. 1924 yazını Düyûn-ı Umûmiye’den aldığı ikramiye ile Paris’te geçirir. Fransız sembolistlerinin yayın organı Mercure de France dergisinde "Les Tendances Actuelles De La Literatüre Turque" adlı, Tanzimattan sonra Türk Edebiyatını ele alan bir makalesi yayımlandı. Bu yıllar sanat hayatı bakımından da en hareketli yıllarıdır. 1926’da ikinci kitabını, Piyâle’yi çıkarır. Bu dönem, Hâşim’in en verimli yıllarıdır. Bir yandan Ali Naci Karacan’ın Ikdam Gazetesine fıkralar, makaleler yazarken, bir yandan da Meş’ale Dergisine denemeler, eleştiriler yetiştirir. 1928’de, hastalığı sebebiyle kendini muayene ettirmek ve biraz deniz havası almak isteğiyle ikinci kez Paris’e gider. Bu yolculuğun izlenimleriyle Ikdam’da çıkan yazılarını bize göre adıyla bastırır (1928). Aynı yıl, hem Piyale’nin ikinci basımını yapar, hem de Akşam ve Dergâh’ta çıkmış bazı yazılarını Gurabâ-hâne-i Lâklâktan adlı bir kitapta toplar. Dönüşünde sıhhati için daha rahat bir iş yapması gerekir. Vaktiyle Izmir’de tanıştığı Şükrü Saraçoğlu’nun yardımıyla Anadolu Şimendiferleri Şirketi Likidatörlüğü Meclis-i Idâre üyeliği’ne getirilir. Bu oldukça rahat bir iştir. Hâşim, pek sevinir. Ama bu sevinci uzun sürmez. Çünkü hastalığı gittikçe ilerlemektedir. Tedavi amacıyla 1932’de Almanya’ya gider, Frankfurt’ta bir kliniğe yatar; hastalığı ilerliyordur. Frankfurt’tan iyileşemeden döner. Yurda dönüşünde, gezi anılarını Mülkiye Dergisi ile Milliyet Gazetesinde yayımlar. 1933’te bunları Frankfurt seyahatnamesi adıyla kitap haline getirir. Bu sıra karaciğer hastalığı nükseder. Zaten, Almanya’dan da tamamiyle iyileşmeden ayrılmıştır. Üstelik hekimlerin perhiz öğütlerine de –yemeyi sevdiğinden- pek uymamıştır. 1933 yılı 3 Haziranında Hâşim adamakıllı ağırlaşır. Böbrekler ve yürek görevlerini iyi yapamamaktadır. 4 Haziran Pazar günü, saat 15’e doğru birdenbire yerinden fırlar. Ölmeden önce maaşının ona kalması için evlendiği karısı, çıplak ayakla yere basmaması için, terliklerini getirir. Hâşim: —Canım şimdi sırası mı? diye söylenir. Ve çaprazlamasına, yatağına yığılıverir. Kendi deyimiyle “şairlerin en garibi” 4 haziran 1933 de ölür. Mezarı Eyüp'tedir. SANAT HAYATI Ahmed Hâşim’in sanat hayatı Galatasaray’da öğrenci iken başlar. Burada onun şiir zevkini geliştiren ilk tesir, edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet'ten gelir. Mektep arkadaşları Izzet Melih, Hamdullah Suphi, Emin Bülent ve Abdülhak Şinasi ile beraber bir sanat çevresi teşkil ettiler. Ahmet Hâşim, Abdülhak Hamit ve Tevfik Fikret etkileri taşıyan ilk şiirlerini 1900–1912 yılları arasında Mecmua-i Edebiye, Aşiyan, Musavver, Muhit dergilerinde yayımlamıştır. Bu çevre içinde Hâşim’in ilk şiiri Hayâl-i Aşkım 7 Mart 1901 tarihli mecmua-i edebiye'de çıktı. O yıl içinde aynı mecmuada neşredilen on üç manzumemesinde Servet-i Fünun şiirinin, bilhassa Cenap ve Fikret’in tesiri görülür. Ahmet Hâşim, meşrutiyet devrini orijinal şahsiyetlerinden biridir. Çeşitli sosyal ve siyasi çalkantıların vuku bulduğu, millî bir edebiyat anlayışının bütün sosyal alanları kapladığı ve yönlendirdiği bu yıllarda Hâşim, kendi tâbiriyle “zücâc-ı san’at ü fikret” ile örülü fildişi kulesinden dünyaya bakar ve sanatını, bu kapalı âlem üzerine kurar. Onun mizacı ve eserleri, içinde yaşadığı topluma tamamiyle tezat teşkil eder. Tanpınar’ın ifadesi ile o, “efkâr-ı umumîyeye hiç tâviz vermeyen adamdır.” Hâşim’in bu davranışı, mizancından doğmaktadır. Ayrıca yetişme tarzı ve annesini küçük yaşta kaybetmesi gibi bir takım dış faktörler de, onun psikolojisinin bu yönde gelişmesine yol açmıştır. 1906-8 yılları Hâşim, Fransız şiirini, özellikle Sembolistleri ve batı edebiyatının estetik temellerini yakından tanımaya çalıştı. Halid Ziya, kırk yıl'da, Hâşim'in kendi nesli içinde Avrupa şiirini en iyi araştıran ve bilen bir şair olduğunu söyler. Bu tarihten ölümüne kadar şiirlerinin çıktığı diğer dergiler Resimli Kitap, Servet-i Fünun, Rebab, Dergâh, Yeni Mecmua ve Yeni Türk'tür. 1909 da Fecr-i âti topluluğuna katıldı. Ancak, grupla bağı bu topluluğun yayın organı durumundaki Servet-i Fünun mecmuasına şiir vermekle kaldı. Grubun toplantılarından yalnız birine katıldı. Şahsiyet olarak da bu topluluğun dışında olan A. Hâşim, ömrünün sonuna kadar da hiç bir akım içinde yer almadı, kendine has bir şiir ve nesir anlayışıyla kendine has bir şahsiyet olarak kaldı. Hâşim’in eseri, yani şiiri ve nesri bir bütündür. Her ikisi de, bazı farklılıklar göstermelerine rağmen, aynı sanat anlayışının, aynı dünya görüşünün mahsulüdür. Yine de onun mizacının ve sanatının bütün özeliklerini şiirlerinde yakalayabiliriz. Hâşim’in şiiri, dört bölümde incelenebilir. 1. Ilk şiirleri (1901-1905), 2. Şiir-i kamer (1909), 3.Göl saatleri (1909-1915). 4. Piyâle (1921- 1926) ve son şiirleri (1933). 1. Hâşim’in birinci devrede yazdığı şiirleri inceleyecek olursak, tem, hayal dünyası, dil ve üslûp, nazım şekli bakımından Servet-i Fünuncuların tesirinde kaldığını görürüz. Recaîzâde’nin şiire getirdiği “güzel olan her şey şiirin konusudur” diye ifade edilen ve Servet-i Fünuncular tarafından “her şey şiirin konusudur” şeklinde genişletilen şiir anlayışı, bu yıllarda Hâşim’le devam eder. O, ilk şiirlerinde Servet-i Fünuncuların yaptığı gibi, küçük ve önemsiz konuları ele alır ve onları kelimeleriyle tasvir eder. Bu şiirlerin isimleri de bu benzerliği vermektedir. Hayâl-i Aşkım, Kadın Nedir, Çiçek Nedir:, Peri-Bahar, Gözlerinin Ilhamı, Gülerken, Her Güzellik Için gibi.. Hayal-i Aşkım’da Fikret’in ve Cenab’ın tesirleri açıkça görülmektedir. Hâşim, bu şiirde “münfail solgun, sarı pejmürde” gibi kelimeler kullanmaktadır. 2. Hâşim, 1909 da yazdığı Şi’r-i Kamer’lerde Dicle kıyılarında geçen çocukluğunu ve annesini anlatır. Çöller, annesiyle yaptığı gezintiler, annesinin hastalığı ve ölümü, bu şiirlerde tasvir edilir. Şair, annesinin hastalığının ilerlemesi ile çölün ıssız, soluk ve yalnız tabiatı arasında münasebet kurar. 3. Göl saatleri: Hâşim’in 1909’dan itibaren yazdığı diğer şiirlerinde ise sanatının daha geliştiği ve şahsî bir hal aldığı görülür. Bunlarda, bu yıllarda tanıdığı Fransız şiirinin de etkileri vardır. Hâşim, Servet-i Fünûndan gelen tesire yavaş yavaş şahsî hüviyetini vermeye başlamıştır. Göl saatleri’nin başına koyduğu Küçük Mukaddime, Yollar, O Belde, onun orijinal şahsiyetinin ilk örnekleridir. Şair, artık konu bakımından da tercihini yapmıştır. Bu yıllarda, önemsiz ve gelişigüzel konuların yerini, günün belli saatleri ve kuşlar hakkındaki tasvirleri alır. Göl saatleri ve göl kuşları adları altında topladığı şiirler, onun belli konulardaki dikkatini gösterir. Göl saatleri: öğle, öğleden sonra, akşam, gece, gece yarısı, seher... Göl kuşları: siyah kuşlar, mehtapta leylekler, karanlıkta beyaz kuşlar, kuğular, kuğuların avdeti, yarasalar, tulû-ı kamer, batan ayın kenarına satırlar... Serbest müstezat tarzında yazdığı Yollar Ve O Belde’de, realiteden kaçış arzusunu ve idealize ettiği hayalî ülkeyi tasvir eder. Yollar’da akşamın sessizliğinde kimsesiz, boş, ebedî uzanan yolların bir hayal ülkesine gittiğinden bahseder. Bu ülkede akşam olmakta, yavaş yavaş yıldızlar parlamaktadır. Etrafta sessizlik ve hüzün hâkimdir. Bu atmosfer içinde his, hülya ve meçhul ümitlerin mâbetleri yükselir. Gözleri rüyalı, soluk ve gölgeli yüzlü ilâbetleri yükselir. Gözleri rüyalı, soluk ve gölgeli yüzlü ilâheler yere inerler. Hâşim, o belde’de bu ideal ülkeyi daha yakından tasvir eder . Bu şiirde dört unsur vardır; şair, sevgili, akşam ve deniz... Zaman zaman gece olur ve ay ışığı çıkar. Fakat asla gündüz olmaz. Mavi bir akşam, o beldenin üstünde dâimâ dinlenir, gezinir. Burada sevgiliyi hatırlatan “güzel, ince, saf, leylî” kadınlar vardır. Şiir, dört bölümde incelenebilir e bu bölümlerdeki duygu da hayal-hakikat-hayal-hakikat diye şematik olarak gösterilebilir. 4. Piyale ve son şiirler: Hâşim, 1915’ten sonra bir müddet susar, 1921’den itibaren yine yazmaya başlar. Bu şiirlerinde dil ve üslûp daha sadeleşmiş ifade, öz şiiri hatırlatan bir yoğunluk kazanmıştır. Mukaddime (Piyâle), Merdiven, Bir Günün Sonunda Arzu, Havuz, Parıltı, Karanfil, Bülbül onun olgunluk yıllarının en güzel eserleridir. Bunlarda Hâşim’in tasvir ettiği dünya, oldukça daralmıştır. Bu dünyanın değişmeyen unsurları akşam ve gurup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Duygu olarak bunlara daima hüzün ve melâl hakimdir. Bu şiirler mükemmel bir ahenk-manâ-dil kompozisyonuna sahiptirler. Hâşim’in bu yıllarda yazdığı yarı yol adlı şiiri, özellikle son iki mısradaki âhenk yoğunluğu bakımından dikkati çekiyor. Nasıl istersen öyle dinle, bakın: Dalların zirvesindeyiz ancak. Yarı yoldan ziyâde yerden uzak, Yarı yoldan ziyâde mâha yakın. Bu şiirlerde havuz, ağaç, kuşlar, su, kamış, karanfil, gül, bülbül, yaprak, mehtap, dallar... Gibi varlıklar, Hâşim’in çizdiği tabloyu tamamlarlar. Hâşim burada gurup vaktini hem fon, hem tem olarak kullanır ve güneşin batışını çok zengin bir lügatla tasvir eder. Sarıdan kırmızıya kadar olan değişik tonları şu kelimelerle ifade eder. Tunç, altın, kan, alev, ateş, gülgûn, yakut, erguvan, sırma, mercan, sarı, karanfil, kızıl, güneş... Ayrıca yanmak, kanamak, sararmak gibi çeşitli ve değişik filler de kullanılır. Bu şiirlerde kızıl renk; güneşin batışı, aşk, ıstırap gibi birden fazla şeyi ifade eden yoğun bir anlam kazanmıştır. Merdiven ve Bir Günün Sonunda Arzu şiirlerinde bu ifade tarzı görülüyor. Şair akşamı ve akşam karşısındaki duygularını şöyle dile getiriyor. Akşam, yine akşam, yine akşam, Bir sırma kemerdir suya baksam Akşam, yine akşam, yine akşam, Göllerde bu dem bir kamış olsam. Burada tekrarın sağladığı âhenkle akşam tablosunun canlılığı, şiiri mükemmel bir hale getiriyorlar. Bu şiirlerin bir başka özelliği de divan mazmunlarının kullanılmasıdır. Piyale ve karanfil şiirlerinde bu kelimeler oldukça zengindir. Zannetme ki güldür, ne de lâle; Âteş doludur, tutma yanarsın, Karşında şu gülgûn piyâle... Içmişti fuzulî bu alevden, Düşmüştü bu iksîr ile mecnûn Şi’rin sana anlattığı hâle... (piyale) Yârın dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil... Rûhum acısından bunu bildi! Düştükçe vurulmuş gibi yer yer, Kızgın kokusunda kelebekler, Gönlüm ona pervâne kesildi. (karanfil) Hâşim, bu şiirlerde, gül, lâle, gülgûn, piyâle, iksîr, sâgar, şeb-i aşk, efgân, nâle, fuzûlî, mecnûn, yâr, pervâne, dudak... Gibi divan şiirinden ve kültüründen gelme kelime ve ifadelere yer veriyor. Divan mazmunlarını bozmadan tamamiyle yeni bir anlatım içinde sunması ve bu mazmunlardan modern şiire has tablolar yapması, Hâşim’in sanatının önemli bir parçasıdır. Piyale devrinde görülen bu özellikler ve orijinal unsurlar, Hâşim’in 1933’te yazdığı üç şiirinde daha belirli bir hal alır. Bahçe, süvari, ağaç adlı bu şiirlerde tablo darlaşır, dil ve üslûp yoğunlaşır. Divan mazmunları daha mükemmel bir kompozisyon kazanırlar. Bu şiirlerde Hâşim’in mana kalıplarına ve âhenk zenginliğine ulaştığını da söyleyebiliriz. Süvârî: şu bakır zirvalerin ardından bir süvârî geliyor kan rengi. başlıyor şimdi melûl akşamda son ışıklarla bulutlar cengi. Bahçe: bir acem bahçesi, bir seccâde; dolduran havzı ateşten bâde... ne kadar gamlı bu akşam vakti... bakışını benzemiyor mu’tabe... gök sarı, yer sarı, mercan dallar... dalmış üstündeki kuşlar yâda; bize bir zevk-i tahattür kaldı bu sönen, gölgelenen dünyâda! Ağaç: gün bitti. Ağaçta neş’e söndü. yaprak ateş oldu, kuş da yâkut; yaprakla kuşun parıltısından havzın suyu erguvâna döndü. Görülüyor ki Hâşim, bir çok şairin kullandığı aşk ve tabiat temlerine, hüzün duygusuna çok başka ve değişik bir karakter vermiştir. Ayrıca renklerin de bu şahsiyetin meydana gelişinde önemli bir yeri vardır. O, renkleri çeşitli ruh hallerinin ifadesi olarak kullanmıştır. Ahmed Hâşim'in olgunluk devresini teşkil eden şiirlerde, Abdülhak Hâmid'le beraber, bâzı Servet-i Fünun şairlerine tesir eden Şeyh Galib'in duygu ve hayâl gücü hissedilir. Gül-bülbül, Leylâ-mecnun gibi motifler, mum alevinde yanan pervaneler, alevden kadeh ve şarap, hayâl havuzları... Galib'i hatırlatan veya düşündüren imajlardır. Ahmed Hâşim'in, başta şiir-i kamer'leri olmak üzere birçok şiirlerinde, Bağdat'ta geçen çocukluğuna ait hatıraları bulmak mümkündür. Bazen platonik bir aşk olarak da görünen derin bir anne sevgisi, güneşten kaçıp çöle hayat veren geceye sığınma, hastalık ve ölüm gibi motifler çocukluğundan getirdiği, bazen açık, bazen şuur-altında gizlenmiş hatıraların izlerini taşır. Hâşim'in sosyal tarafı bulunmayan şairliği de fıtraten içe-kapanıklığı, çirkinlik ve yabancılık kompleksleriyle izah edilmelidir. Ancak, onun şiirinin asıl kaynağını Fransız Sembolizminde aramak lâzımdır. Sembolist şiirle ilk defa, Galatasaray'da iken, Fransızca bir şiir antolojisinde karşı karşıya gelir. Hâşim'in, bilhassa Belçikalı şair Emil Verhaeren hakkında Mussavver Muhit mecmuasında neşredilen (1908) bir makalesi, onun sembolistlere ne kadar çok yaklaşmış olduğunu göstermektedir. Aynı mecmuada daha sonra Henri de Regnier'yi, 1927 yılında da hayat mecmuasında Mallarmé'yi tanıtan birer makalesi çıkar. 1921 de Dergâh'da çıkan "Bir Günün Sonunda Arzu" isimli şiirinin fazla müphem bulunarak tenkit edilmesi üzerine, edebiyatımızda şiire dâir en güzel yazılardan biri olan Şiirde Mâna Ve Vuzuh başlıklı makalesini yazar. Bu yazı daha sonra piyale kitabının başına "şiir hakkında bazı mülâhazalar" adıyla basılmıştır. Hâşim bu makalesinde, şiirde mâna ve açıklık aranmayacağı, şiirin tasvirî, öğretici veya belâgatçi değil, Resullerin sözleri gibi çeşitli yorumlara müsait, sözden çok mûsikiye yakın bir ifade olması gerektiği üzerinde durur. Bütün hayatı boyunca 80 kadar şiir yazıp yayınlamış olan Ahmed Hâşim bu yazısında ortaya koyduğu tarife, şiirlerinde yaklaşabilmiş midir? Gerçekten de onun birçok şiirleri çeşitli tefsirlere açık kalmıştır. Umumî hatlarıyla bu şiirler psiko-analitik yorumlara muhtaç renkler, müzikalite, derin bir melankoli ve müphemiyet, uzak ve meçhul diyarlar hasreti arz eder. Konturları gölgelenmiş, karartılmış ve silinmiş birer tablo gibidir. Onlarda gerçek değil, sadece intiba verilmek istenmiştir. Buna göre Hâşim'in şiiri sembolistlere olduğundan daha fazla belki empresyonistlere yaklaşmış olmalıdır. Ahmed Hâşim'in nesri, şiirinden çok farklı bir karakter gösterir. Şiirindeki müphemiyete, vuzuhsuzluğa, aşırı santimantalizme mukabil, nesirde açık, berrak, nisbeten sade ve bazen nüktedan, hattâ müstehzi bir ifâdesi ve üslûbu vardır. Onun bu tavrı da gerçekte, "şiir hakkında bazı mülâhazalar" makalesinde nesirden beklediği vasıflara uygun bulunmaktadır. Gerek fıkraları ve edebî tenkitleri (Bize Göre ve Gurabâhâhe-i Lâklâkan) gerekse seyahat anektodları (Frankfurt Seyahatnamesi) kendi nevilerinde muvaffak olmuş ve beğenilmiş nesir yazılarıdır. Şairi sanatkâr yapan başlıca üç özellik vardır: yetenek, birikim ve mizaç. Istidât konusu, olmazsa olmazlardandır; hatta bazı şairlere bu yeteneklerinden dolayı, şair-i maderzâd (doğuştan şair) bile denmiştir. Birikim, geleneği tanımakla, okumak ve araştırmakla elde edilebilir; yalnız bu maddelerden en önemlisi mizaçtır. Bu özellik, sanatkârı diğer şairlerden ayıran, duruşunu ve sanata bakışını belirleyen ve onun, nevi şahsına münhasır bir fıtrata sahip oluşunu gösteren en önemli vasıftır. Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar’da kısaca şöyle diyor. “Şâir ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir kanun yapıcıdır. Şairin lisanı; nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musikî ile söz arasında, sözden ziyâde musikiye yakın, ortaklaşa bir dildir. Nesirde üslûbun teşekkülü için zarurî olan unsurların hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, birbiriyle yakınlığı ve ilgisi olmayan, ayrı nizamlara tâbî, ayrı sahalarda, ayrı boyutlar ve şekiller üzerinde yükselen iki ayrı mîmârîdir. Nesri doğuran akıl ve mantık, şiiri ise, kavrayışımızın bölgeleri dışında, sırların ve meçhullerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları zaman zaman duygularımızın ufuklarına akseden, kudsî ve isimsiz bir kaynaktır.” Bazı hocaları, Ahmet Hâşim’i anlatırken Türk Edebiyatını, Hâşim’den önce ve sonra olmak üzere ikiye ayırmak lazım, derken bazıları da onun çirkin mi çirkin, hatta bir ucube gibi düşünmemize sebep olur. o zaman Hâşim’i, çirkinliğinden dolayı, sadece geceleri dışarı çıkan bir yarasa gibi düşünürüz. Bu nedenle öğrenimimiz boyunca Hâşim’le ilgili bilgilerimizin çoğunun yanlış olduğunu görürüz. Işte böyleleri, Hâşim’in melâlini anlamayan nesildendir. Onun sanatını, dört devreye ayırmak mümkündür: Servet-i Fünûn tesirinde olduğu dönem, Fecr-i âti dönemi, Birinci Dünya Savaşından 1921’e kadar olan dönem( bu yıllar arasında, Hâşim’in kalemi hemen hemen susmuştur) son olarak da, 1921’den ölümüne kadar, en güzel şiirlerini yazdığı dönem. Fransa’daki öz şiir anlayışının, hem doğrudan doğruya, hem de Yahya Kemal vasıtasıyla, Hâşim’e tesiri söz konusudur. Daha önce yazdığımız Yahya Kemal ile ilgili yazımızda yazdığımız gibi Yahya Kemal, öz şiiri açıkça tarif etmez, fakat Fransız şairlerini incelerken Heredia’nın şiirleriyle etkilendiğini anlatır. Bu onu dil üzerinde düşünmeye ve dil-âhenk kompozisyonu üzerinde çalışmaya götürür. Yahya Kemal bu arada “derunî âhenk” tâbirini de kullanıyor. “Heredia’yı severken, Eski Yunan ve Latin Şiirinin zevkini almıştım. “Öteden beri aradığım Yeni Türkçenin yanına yaklaştığımın bu münasebetle farkına vardım. Söylediğimiz Türkçe, Eski Yunan ve Latin Şiirindeki beyaz lisan gibi bir şeydi.” diyen Yahya Kemal, ölümsüz mısraların konu, âhenk ve his kompozisyonu sağlayan bir dille yazıldığını keşfeder. Yahya kemal kadar açıkça ifade etmemesine rağmen, Hâşim’de aynı dikkati ve titizliği görüyoruz. Her ikisinin de “şiirlerimizi, fikirlerle değil, kelimelerle yazarız” diyen Mallarme’nin tesirinde kaldıkları açıktır. Gelelim, Hâşim’in mizacının oluşmasındaki başlıca amillere. Annesine duyduğu sevgi çok büyüktür ve küçük yaşta annesini kaybetmesi, Hâşim’in sanatında ortaya çıkan karamsarlık ve hüznün en büyük sebeplerindendir. Hâşim’in, şiirlerinin çoğunda devamlı olarak güneşin batış anından bahsetmesi, herhalde akşam üzerleri, Dicle kenarında annesiyle yaptığı gezintilerin tesiriyledir. Annesine sevgisi o kadar büyüktür ki, tabir caizse, evlenebilmek için ona benzer bir kadın aramış, bulamamış ya da sevdiği insanı bir daha kaybetme korkusundan olacak, ancak ölümünden dört gün önce evlenebilmiştir. Onun mütemadiyen geçmişe dair özlem duyması ve şiirlerinde çoğunlukla melâlden bahsetmesi, annesini küçük yaşta kaybetmesiyle ilgilidir. Geçmişe dönüşün imkansızlığını bilen şair, “Şafak” adlı şiirinde şöyle der: “Dönmek mi? Ne mümkün geriye dönmek, Düştüyse gönüller bu melâle. Bir eldir uzaklardan uzanmış, Zulmet bizi çekmekte visâle.” Hâşim’in geçmişe dair özlemi ve annesiyle birlikte yaşadığı yıllara karşı iştiyâkı sonradan o kadar büyür ki, bir hayâl âlemi yaratmaya kadar gider. Burada beklenense, yine annesidir. Birçok şiirinde annesini, nûrdan ve ziyâdan bir ruha ve güzel bir hayâle benzetir; gelmesi için ona seslenir: “Gel, yalnızım ey beklenen hüsn-i muhayyel!” (şeb-i nisan şiirinden) Aynı şiirin, ilerleyen bölümlerinde, kendisini anlayan tek kişinin de annesi olduğunu söyler: “Ey rûh-ı heves, rûh-ı ziyâ, rûh-ı mehâsin; Gelsen ve bu hicrânı, bu âlâmı bitirsen, Sen anlayacaksın beni ey rûh-ı ziyâ, sen.” Sanatkârları birbirinden ayıran kıstaslardan biri de, mizaçlarıdır. Hâşim’in dünyaya bakış açısını karamsar kılan ve onda marazi bir ruh hali oluşmasına sebep olan ikinci faktör ise çirkinlik kompleksidir. Yeri gelmişken söylemekte yarar görüyoruz ki kendini çirkin hisseden- belki de Hâşim’den etkilenen- şairlerimizden biri de, Cahit Sıtkı’dır. Hâşim aslında çirkin değildir; ama kendisini bir türlü beğenmiyordur. Bu özelliğini, “Başım” adlı şiirinde şöyle dile getirir: “Ürkerim kendi hayâlâtımdan: Sanki kandır şakağımdan akıyor... Bir kızıl çehrede âteş gözler, Bana gûyâ ki içimden bakıyor!” Ve şiirin ilerleyen bölümlerinde, bedenini suçsuz görür ama başı hâlâ çirkindir: “Bu cehennemde yetişmiş kafaya Kanlı bir lokmadır ancak mihenim, Âh, yâ rabbi nasıl birleşti Bu çetin başla suçsuz bedenim?” Hâşim’i büyük şair yapan bu mizacın en önemli faktörü, hayâle dayalı ama bu dünyadan kopuk olmayan anlatımıdır. “Mukaddime” şiirindeki şu iki mısra, sanırım Hâşim’in sanat anlayışını bütünüyle ortaya koyar: “Seyr eyledim eşkâl-i hayâtı Ben havz-ı hayâlin sularında.” Ilk dönem şiirlerinde, Servet-i Fünûn sanatçılarının, “her şey şiirin konusu olabilir.” Fikrinden etkilenen Hâşim, şiirlerinde hayâllerinden vazgeçmemiş ama “Kadın Nedir?, Çiçek Nedir?, Gurûb, Kış, Bahar, Bayrak” gibi çok farklı konularda şiirler yazmıştır. Daha sonra, annesine dair yazdıkları ve göl saatlerini anlattığı şiirlerle özgün bir üslup oluşturmaya başlamış ve genelde divan şiirindeki mazmunlardan hareketle onları bozmadan orijinal bir söyleme ulaşmıştır. Yakın dostu olan, Abdülhak Şinasi Hisar’a göre, Hâşim’in şiirinde anlattığı ve şiirini yazacağı saatler belliydi. Güneşin batış anında eşyanın, özellikle de su kenarındaki tabiat ve canlılara dair oluşan görüntüler, Hâşim’i cezbeden manzaralardır. Hâşim’in şiirlerinde anlatmayı sevdiği zaman, “ akşam, gece, gece yarısı,seher ve güneşin batış anıdır.” Gündüzü ve ziyâyı pek sevmez. “havuz” şiirinde, sevgilinin bile gündüzleri gelmeyeceğine inanır: “Cânân gülüyor eski yerinde, Cânân ki gündüzleri gelmez Akşamları görünür havz üzerinde.” Gündüzleri sevmeyişinin nedeni, bu saatlerin hayâl kurmaya elverişli olmamasındandır. O, eşyanın ve tabiatın, güneşin batış anında büründüğü renkleri anlatırken, “ tunç, âteş, kan, mercan, kızıl, yakut, erguvan, altın, alev, sarı, güneş...vb.” Kelimelerle, yanmak, kanamak ve sararmak gibi fiilleri kullanmıştır. Onun şiirlerinde insanı cezbeden bir hayâl zenginliği vardır. Teşbihteki başarısıysa çok fazladır. “Mehtapta Leylekler” ve “Batan Ayın Kenarına Satırlar” şiirindeki şu anlatımlara bakın: “havada bir gölü tanzîr eder semâ bu gece Onun böcekleri gûyâ nücûmdur yek-ser... Neden bu âb-ı semâvîde avlananlar yok?” “âh o kuşlar ki şimdi, bî-hareket, Suların âteşinde sallanıyor...” Hâşim için gece, aradığı sükûtu bulduğu yerdir. “Zulmet” şiirinde, karanlığı, “büyük, derin ve soğuk bir deniz olarak” düşünür. Şiirlerinde, su ve suya bağlı çağrışımları çokça kullanır. Hâşim, yaşadığı bu hayattan memnun değildir, diyebiliriz. Melâlinin ve hüznünün kaynağında bu vardır. Çocukluğuna dair duyduğu özlem ve mutsuzluğu, onu başka bir dünyanın arayışına götürmüştür. “yollar” şiiriyle “o belde”ye uzanmayı arzulayan şair, yalnızlığın derin acısını duyar: “ onlar Hangi bir belde-i hayâle gider Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi?” Hayâlindeki beldeye ulaşamamanın sıkıntısını ruhûnda hisseden şair için “yollar” da hüzün doludur: “yollar Âh, kimsesiz giden yollar, Yolların ey sükût-i hüzn-i eseri!” Kendiyle iç hesaplaşma içinde olan şair, “ melâli anlamayan nesle aşina değildir.” O, durmadan hayâlindeki ülkeyi arar; ümitsizliğe düşer ve o yerin varlığı hakkında şüpheleri vardır: “o belde Hangi kıta-i muhayyelde? Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd? Bir yalan yer midir veya mevcût Fakat bulunmayacak bir melâz-ı hülyâ mı? Bilmem...” Bu arayışın sonu, şair için hüsrândır. Iştiyâk duyduğu bu isteğin gerçekleşmeyeceğini anlar ve şiirin sonunda gerçeğe teslim olur: “ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak Bu neyf ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz.” Şairin aradığı beldeyi bulamaması melâlini artırmıştır denilebilir. Güneş her akşam batar ve sonra yeniden doğar. Gün geçtikçe Hâşim’in mutsuzluğu artar ve bazen dayanılamayacak bir hâl alır. “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirinde şair, her dem akşamı-yani karanlığı- ve göllerde kamış olmayı arzular: “akşam, yine akşam, yine akşam, Göllerde bu dem bir kamış olsam!” “Merdiven” şiiri için, sembolizmi kullandığı ve sanatının doruğuna çıktığı şiirdir, denebilir. Güneşin batışıyla, ölümü; güneş rengi yapraklarla, zamanın geçişini anlatan bu şiirinde, gizli bir hüzün vardır. Mutlâk sona doğru giderken, teslimiyetten ve güneşin batışını izlemekten başka yapılacak bir şey yoktur: “Bu bir lisân-ı hafidir ki rûha dolmakta, Kızıl havaları seyr et ki akşam olmakta...” Hâşim, bazen de bu mukadder sonu beklemek yerine, bir an önce ölmeyi ister. “Ölmek” şiirinde, kendisini bir uçurumun kenarında hisseder, “Oradan düşüp, ölmek istiyorum” der, kendisini uçurumdan aşağıya atacak cesareti yoktur; ama uçurumun kendisine seslendiğini duyar: “Bir derin sesle “Haydi!” der uçurum.” Şairi bu rûh haline sevk eden, annesini kaybettikten sonra içine düştüğü yalnızlık psikolojisidir. “Şeb-i Nisan” şiirinde, ölümü arzuladığı an da, yalnızlığını hatırlaması ve arkasından ağlayacak kimsenin olmayışı, şairin mısralarına şöyle yansır: “Durgun suya baktım ve dedim:âh ölebilsem, Mâdem ki yok ağlayacak mevtime kimsem.” Hâşim’in şiirdeki başarısı, şiirlerini teknik ve ses yönünden iyi kurması yanında söyleyiş ve üslubunda yatar. O, mutsuzluğunu, ağlamaklı ve feryâd eden bir şekilde değil, hüzne dayalı bir psikoloji içinde anlatmıştır. Şimdi, başa dönecek olursak, “ melâli anlamayan nesle” şairin neden tanıdık olmadığını anlayabilirsiniz. Hâşim’i sosyal konulu şiir yazmamakla ve onu Türk olmamakla suçlayanlar haksızdır. Çanakkale savaşında, hiç tereddüt etmeden cepheye koşan Hâşim, Türklüğünü ispat etmiştir. Hâşim’i bilmeden eleştirenler, ona ve şiirine haksızlık eder. Kendi iç dünyasını, özgün bir üslupla anlatma becerisini göstermiş olan şair, kendi yalnızlığını ve hayallerini anlattığı şiirlerle, adeta bizim yalnızlığımıza tercüman olmuştur. Hâşim’in şiirlerinin günümüzde bu kadar sevilmesinin bir nedeni de budur. Şiirde aslolan, dolaylı anlatımdır. Hâşim, düşündüklerini ve hayâllerini doğrudan anlatmayı sevmezdi. Onun, toplum, kültür ve diğer konulardaki fikirlerini, yazdığı deneme ve düzyazılarda bulabilirsiniz. Hâşim, eğlenceye düşkün ve kültüründen kopuk olan nesle “aşina” değildir. Bu neslin onu anlayabilmesi için kendini sorgulaması ve yeniden keşfetmesi lazımdır. SEMBOLIZM VE AHMET HÂŞIM “her şey tüller ve buğular arkasından daha güzel görünür. 19. Yüzyılın sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış ve 20. Yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar. Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış bir hitabetten kurtarmayı, insanın yaşantısındaki anlık ve geçici duyguları betimlemeyi amaçlar. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel öğretilme ve imgeler aracılığıyla varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar. Insanlar tarihinin hiçbir döneminde gerçekleri yalnızca olduğu gibi sunmaktan hoşlanmamışlardır. Kültür düzeyi ne olursa olsun her insan veya her sosyal topluluk düşüncelerini kendince geliştirdiği sembollerle anlatır ya da anlatmaktan hoşlanır. Ilkel insanların birbirleriyle dumanla işaretleşmeleri simgesel bir anlatımdır. Insanlar sevgilerini aşklarını, bağlılık duygularını sözlü ve olduğu gibi anlatabildikleri gibi bunu çiçeklerle, zaman zaman da gönderdikleri mektuplarla anlatırlar. Her bir çiçeğin farklı bir anlam taşıması, mektuba seçilen her bir zarfın renginin farklı bir anlam taşıması simgesel anlatma örnek olarak verilebilir. Buradaki çiçekler ve zarflar birer semboldür. Içte sembolizm akımını savunanlar duygu ve düşüncelerin daha güzel ve daha etkili hale gelmesinde simgelerin kullanılmasına önem verirler. Sembolizm akımını savunanlar gerçekçilik akımının öne sürdüğü gözlem ve bu gözlemin sanata yansıtılmasına karşı çıktılar. Onlara göre çıplak gözün gördüğü gerçekler insanın düş gücünü kısırlaştırıyor ve hayatın katı gerçekleri insanı kendi özüne yabancılaştırıyordu. Sembolizm’in ünlü temsilcilerinden olan Fransız Stephane Mallerme bunu şu sözleriyle anlatmıştır. “Çıplak gözün gördüğü nesne ve varlıklar ruhsuz birer madde yığınıdır, oysa yorumlamaya ve hayal gücünü geliştirmeye yönelik olan yarı aydınlık ortamdaki nesnelerin oluşturduğu görünüş insanlığa daha farklı ve güzel şeyler çağrıştırır.” Gerçi Yahya Kemal, “O ille de ayrı bir şey söylemiş olmak için Sembolistleri kendisine kalkan edindi.” dese de edebiyatımızda sembolizmin en önemli temsilcisi ise Ahmet Hâşim’dir. Ahmet Hâşim sembolik unsurları şiirlerine yansıtmıştır. Daha önceki dönemlerin şiirlerinde doğa hiç değiştirilmeden olduğu gibi verilmişti. Hâşim ise bağlı bulunduğu akımın yöntemine uyarak, doğayı kendi izlenimlerine göre değiştirerek, yeniden yaratma yolunu seçti. Sembolizmin müjdecisi sayılan Baudefaire’in Uyuşum (Carrespondance) adlı şiirinden esinlenerek, evrenin bir bütün olarak görüldüğü, bütün duyuların birbirleriyle bağlantılı olduğu insanla doğanın kaynaştığı görüşünün Hâşim’in şiirlerinde de esintiler vardır.Hâşim, eserlerinde kendine özgü mecazlarla kurulmuş özel bir dünya (gök yeşil, yer sarı, mercan dallar) düşünür, günlük hayatın gürültüsü ve çiğ aydınlığı yerine, akşamı gece, mehtap, sessizlik, durgun göller, suyu yakuta döndüren sonbahar, ufukta kesik bir başı andıran güneşi yiyen karakuşlar, mehtaplı gecede su kenarında hayale dalan leylekler, ayın büyülü ülkesine gitmek için göklerin yolunu arayan kuğular onun şiirlerinin temel öğeleridir. Hâşim'in ölümü üzerine o'nu yakından tanıyanlardan Abdülhâk Şinasi Hisar, sevmeye ve sevilmeye doyamamış olan şairin, ölümden korktuğunu ifade ederek şunları söylemektedir: "Ahmet Hâşim, şiiri her şeyin fevkinde düşünürdü. Şiir, onca hayatın ve dünyanın icmalini yapan bir tat, bir iksirdi. Şiiri ondan çok seven bir adam görmedim." Hâşim'in yaşam felsefesini şiirlerinden yola çıkarak algılamak mümkündür. O, son derece gururlu, zor beğenen, eleştiriye kapalı, acınmaktan nefret eden bir mizaca sahipti. Bu özellikleri ve içe kapanıklığı onu çevresine ve hayata kuşku ile bakan bir şahsiyet haline getirmişti. Sanatçının sanat hayatında ve şahsi yaşamında bu septik yaklaşımı ve bedbin yaşam felsefesini görüyoruz. Bu bakımdan Hâşim'in şiirleriyle iç dünyası ve ruhsal yapısı arasında ciddi paralellikler olduğunu söyleyebiliriz.Zaman ve hadiselerin haşin, hırçın ve uyumsuz bir insan yaptığı Hâşim, bu durum karşısında kendisine yaşamak için "hayâlî" bir alem kurar. Hayal kavramı aynı zamanda sanatçının söyleminin ve ferdi psikolojisinin de anahtarını oluşturmaktadır.Şairlerin sanat eserlerinde ekseriyetle ferdi hislerinin terennümü içinde olduklarını görüyoruz. Bu terennümde, şiiri oluşturan şekil ve ahenk unsurlarından geniş ölçüde yaralanmış olmaları sanat eserinin değerini arttırmaktadır. Sanatçı kullandığı kelimeleri özenle seçer ve bunlarla şiirini bir kanaviçe gibi işler. Sanat eserinin sırlarını ancak kendisine hususi sualler soranlara açacağını ifade eden m. Kaplan, tahlil çalışmalarının ehemmiyetini dile getirmektedir. işte, biz de Hâşim'in "merdiven" şiirinin kendine has dünyasına bu zaviyeden bakmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Şair öncelikle diğer şiirlerinde olduğu gibi merdiven şiirinde de akşamı ve güneşin batışını konu olarak seçmektedir. Şiirin genelinde tasvir edilen tabloda kızıl renk ve onun diğer tonlarının ağır bastığını görüyoruz. Hâşim, sanatçı yönü itibarı ile hep sarı, kırmızı ve kara renklerini kullanan bir kişiliğe sahipti. Kırmızıyı kızıl, kan, gül ve alev gibi kelimelerle ifade etmektedir. Şair eserlerinde akşamın alev ve kan kızıllığı ile kendi evrenini süslemektedir. Dış dünyaya ait olan sular, ağaçlar, kuşlar kısaca bütün tabiat akşam vakti bambaşka bir görünümdedir. Şiirde bu anın şairin hayalinde uyandırdığı izlenimlerle yeniden biçimlendiği görülmektedir. Hayattan umduğunu bulamayan insan arkasında bir yığın üzücü hatıra bırakarak ömrünün sonuna doğru yaklaşır. Akşamın ve güneşin batışının verdiği hüzün onu çaresizlik içinde yaşlı gözlerle semaya bakıtır. Aynı düşünce yoğunluğunun Yahya Kemal'in "sessiz gemi" şiirinde; "Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli" Dizelerinde de tema ve söyleyiş yönüyle pek farklı olmadığını söylemek mümkündür. Batan güneşin kızıllığında sular sararmış, yüzler solmuştur. Güneşin ışıkları gibi yaşama gücü ve güzel umutlar, yavaş yavaş yok olmaktadır. Şiirin ilk bölümünde insan hayatı olan ömür bir merdivenle biçimlendirilmektedir. Ağır ağır çıkılan merdivenler, insan olarak hayatımızın geride kalan yıllarının ifadesidir. Insanın çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık devreleri göz önüne alındığında şiirin son devreyi yansıttığını görüyoruz.Çünkü geride bırakılan her dakika, insanı ölüm gerçeği ile yüz yüze getirmektedir. Şair bu keyfiyeti bizlere sanatçı kimliğini konuşturarak tabiattan aldığı ağaç, ağlamak ve sararmış yaprak gibi kavramlarla çağrışım yaptırmaktadır. Insanın, hayatının son dönemlerindeki fiziki görünümündeki değişimler şairin ifadesinde, yüzlerin perde perde solması şeklinde belirtilmektedir. Bu umutsuzluğun, sıkıntının ve bıkkınlığın duyurulmaya çalışıldığı şiirde zaman güneşin gurûba meylettiği akşam vaktidir. Umutsuzluk, bıkkınlık ve hüzün "bir lisân-ı hafî" gibi insan ruhunu doldurmakta ve onu karamsarlığa sürüklemektedir. Şaire göre bunu anlamak ve anlatmaksa oldukça güç bir durumdur. Hâşim, şiirlerinin çoğunda olduğu gibi burada da akşamın ve batan güneşin etkisindedir. O'nun, realitenin silindiği bu anlara sığınması, gerçek hayatta bulamadığı yakınlığı, hayal dünyasında oluşturduğu itibari âlemden beklediği içindir. Nazan güntürk'ün bu sığınmanın gerçekte avuntudan öte bir şey olmadığını ifade eder. Hâşim'in sevmediği kendi varlığının dışına çıkma isteği "merdiven" şiirinde de âşikârdır: "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden" Bu çıkış, bu yükseliş onu bulunduğu yerden kurtaracaktır. Yine "Yollar" ve "O Belde" şiirlerinde de bu duyguyu hissetmekteyiz. Hâşim, sonuçta kendi yarattığı âleme erişememiştir. Bu istek "Yollar" şiirinde de, gecenin inen zalim karanlıklarıyla yarıda kalır. Biz bu ulaşamayışın üzüntüsünü işte "Merdiven" şiirinin üçüncü mısraında görmekteyiz: "Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak" Hâşim'in ölünceye kadar madde ile ruh arasında kararsız gezintiler yapan büyük bir çocuk olarak kaldığı görüşünün, eserlerinden hareketle yola çıkıldığında isabetli bir karar olduğu kanaatindeyiz. Şiirin ikinci kısmında mermer bir havuz, akşam güneşinin de tesiri ile tunç rengini almıştır. Bu havuzun içindeki sular ve bütün tabiat yanar haldedir. Tabiat da umutsuz, bıkkın insan gibi batan güneşle beraber gecenin, karanlığın hüznünü yaşamaya hazırlanmaktadır. Şair burada müzikle resmi birleştirmektedir. Şiirdeki ahenk kulağımıza hoş gelirken, kelimelerle de gözümüzün önünde bir tablo çizilmiştir. Hâşim, şiirde mûsikî ve resme önem veren bir sanatçıdır. Şiirde mânâdan ziyade kelimelerin söyleyiş özelliğine yönelir. Çünkü o, sözün mananın zarfı olduğu ve şiirin sözden ziyade mûsikîye yakın olduğu görüşündedir. "Merdiven" şiirinde duyguların açıkça belirtilmediğini, bir takım sembollerle Hâşim'in gizli bir duyguyu ifadeye çalıştığını gözlemliyoruz. Bu yaklaşım, o'nun sembolik sanatın türlü yorumlara yol açan niteliğine bağlı kaldığı görüşünü de doğrular mahiyettedir. "Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer? Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…" Akşamın böylesi ancak bazı ruhlara dolan gizli bir söyleniş ve gizli bir anlaşmadır. Zira Hâşim'e göre mânâ, âhengin telkinâtından başka bir şey olarak da görülmemektedir. Dönemine göre sade bir dil ve akıcı bir üslûpla yazılan şiirde, anlam yoğunluk kazanmıştır. Şair akıcılığı bozmadan edebi sanatlardan da istifade etmiştir. "Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?" Dizelerinde akşam güneşinin ışıklarının suya yansımasıyla suyun yanıyor gibi görünmesi, beyaz mermerin aynı sebeple koyu kızıl bir renk alması, güneşin durumu itibariyle doğal bir olaydır. Ancak şair bilinen türden bu olayları bilmezlikten gelerek "tecâhül-i ârif" sanatı yapmıştır. Yine; "Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller" Dizesinde anlamı güçlendirmek için gülün akşam güneşiyle aldığı renk kan rengine benzetilmiştir. Ayrıca, gülün daldaki duruşu ve renginin de kanayan yaraya benzetilmesi şiirdeki âhengin sağlanmasında gösterilen hünerin şiir diline yansımasıdır. Cemil meriç, şiirle mûsikînin bir elmanın iki yarısı olduğu görüşünden hareketle mûsikînin saf, şiirin karışık, mânânın âhenkle izdivacı olduğunu ifade eder. Realist bir gözle bakıldığında "Merdiven" şiirinde de şiirle mûsikînin iç içe olduğu görülür. Şiir aruzun (me fâ i lün / fe i lâ tün / me fâ i lün / fa'lün) kalıbıyla yazılmıştır. Şiirde baştan sona "r" sesinin hakimiyeti ve tekrarı mûsikînin oluşmasında etkili olmuştur: ağır ağır, bir, merdivenlerden, eteklerinde, rengi, yaprak, ağlayarak, perde perde, ruha, seyret, arza, kanar, güller, mermer, …vs. Şiirde kafiyeler sağlam ve eksiksizdir. Rediflerse canlı ve eylemlerin devamlılığını hissettirmektedir: olmakta, dolmakta, solmakta,…vs. Örnekler bizi doğrular yapıdadır. "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden" dizesi basit bir emir cümlesi gibi görünse de hakikatte âhenk ve çağrışım yüklüdür. Buradan hareketle şairin şiir dilini yakaladığı kanaatindeyiz. Şiiri okudukça, bize "yeter artık" dedirtmeyen duyguyu şiirin kendi lisanında buluyoruz. Şiire genel çerçevesi içerisinde bakıldığında ilk dikkati çeken hususlardan birisi canlı bir tabiat tasviridir. Hâşim'in kelimelerle çizdiği bu hârikulâde manzara o'nun bir ressam kadar ince ruhlu oluşunu gösterir. A. Hamdi Tanpınar, Hâşim'in bu yönüyle ilgili kanaatini, "…belki acemi ve biraz kekeleyen bir lisanla da olsa hilkat onu bir nev'i ressam yaratmıştı," şeklinde ifade etmektedir. Şairin bulunduğu ortam, dış mekan, batan güneşle birlikte karanlık bir geceye hazırlanıyor. Bu hazırlanmada karamsarlık, tedirginlik, üzüntü ve korkunun, hayatının son demlerine gelmiş, hazanlarını yaşayan insanların hâlet-i ruhiyelerindeki manevi baskısını ve vicdani sorumluluğunu hissetmekteyiz. "Merdiven" de, ancak muhteva ve şairinin duygu dünyası ile izah edilebilir. Hâşim, seçtiği kelimeler ve bu kelimelerin yan yana gelişinden doğan âhenkle, kullandığı renklerle ve çizdiği tablolarla kendi dünyasında oluşturduğu îtibâri âlemin kapılarını bizler için aralamaktadır. Bize de samimiyetle o kapıdan içeri adım atarak Hâşim'in iç dünyasına kısa süreli de olsa konuk olmak düşüyor. Kaynakça Ahmet Hâşim, Bütün Şiirleri, Haz.:Asım Bezirci, Ist.,1985 Atilla Özkırımlı, Ahmet Hâşim, Ist., 1975 A. Şinasi Hisar, Ahmet Hâşim’in Şiiri Ve Hayatı, Ist., 1963 Sadık Tural, “Ahmet Hâşim’in Hayatının Ana Çizgileri”, Şahsiyetler Ve Eserler, Ank., 1993 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri, Ist., 1975 Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuncer, Meşrutiyet Devri Türk Edebiyatı, Izmir, 1994 Nazan Güntürkün, Ahmet Hâşim’in Ruh Ülkesi, Ist., 1994 Rıfat Necdet Evrimer, Fecr-I Âti Şairleri Ve Ahmet Hâşim, Ist., 1959 Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuncer, Edebiyat Araştırma Ve Incelemeleri,Izmir, 1994 “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”, Dergâh, Nr. 8, 5 Ağustos 1337/ 1921 Cemil Meriç, Mağaradakiler, Ist. 1978 Bilge Ercilasun, Ahmet Hâşim’in Sanatı, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ahmet Hâşim Ahmed Hamdi Tanrıpınar, , Edebiyat Üzerine Makaleler,Istanbul. 1977 Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri,Istanbul, 1995 Inci Enginün; Zeynep Kerman, Mehmet Kaplandan Seçmeler I, Ankara 1988 Beşir Ayvazoğlu, Ömrüm Benim Bir Ateşti, Ötüken Neşriyat Istanbul, 2000 Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Iı. Cilt Büyük Larousse Sözlük Ve Ansiklopedisi, 8. Cilt, Sayfa 4011Istanbul, 1992 Kaplan, Mehmet, Şiir Tahlilleri –1- Tanzimat’tan Cumhuriyet’e,Istanbul 2002 Zeynep Kerman, Yeni Türk Edebiyatı Incelemeleri, Ankara 1998 tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_Haşim www.kulturturizm.gov.tr/ portal/default_tr.asp?belgeno=21151 http://www.amatorceedebiyat.com/eserler.asp?id=203 M.Nuri Parmaksız www.itusozluk.com/goster.php?t=Ahmet+Haşim w3.gazi.edu.tr/web/giyaytas/fecriati.htm
|