| CHARLES BAUDELAİRE |
|
|
|
| Salı, 10 Temmuz 2007 | |
|
CHARLES BAUDELAİRE 1821’de doğdu. Mutsuz bir çocukluk geçirir. Babasının ölümü, ikinci defa evlenen bir anne ve Baudelaire’i anlamayan bir üvey baba arasında geçen mutsuz bir çocukluk. Annesini içten içe sevmesine rağmen, ikinci evliliğinden dolayı ömür boyu affetmeyecektir. O dönemin âdeti olduğu üzre “hukuk öğrenimi görmeye” zorlanan Baudelaire, buna bir nevi başkaldırarak bohem bir hayatı seçer. Yahudi bir fahişe ile ilişkiye girmesi de ailesi ile olan bağların hepsini kopardı. 20 Yaşında doğuya gitmek üzere yola çıktı. Reuinion adasında birkaç hafta kalır ve ömür boyu oranın egzotik havasında yaşar. 1842’de Fransa’ya döner ve reşit olunca da babasının mirasını alır fakat belli bir süre sonra ailesinin Baudelaire’in yaşamını sefih bulması üzerine bu mirası tekrar kaybeder; ailesi tarafından velayet altına alınır. Bu da onun ömür boyu reşit olmayan bir kişi haline getirir. Bu dönemlerde koyu bir ümitsizlik hâkimdir hayatında. 1845’te intihar girişiminde bulunur. Yine frengiye yakalanması bu dönemlere rastlar. Bunun yanında Kötülük Çiçekleri’nin yazmaya da bu dönemde başlar (1845–1848). 1848 yılında devrim yandaşlarının yanına katılır fakat Baudelaire için bu da hayal kırıklığı ile sonuçlanacak bir girişimdir. Devrimi izleyen günler sanatçıda tiksinti yaratır. 1851’de sağlığı bozulmaya başlar. Nedeni ise esrar ve şarabın bıraktığı tortulardır. Ve iyice içine kapanan bir ruha sahip olur sanatçı. Bütün bunlar sanatçıyı alışık olduğu yaşam tarzından uzaklaştırır. 1857’de “Kötülük Çiçekleri”ni yayımlar. Faka bu eser onun başının daha da çok ağrımasına neden olacaktır. Baudelaire ahlaksızlıkla suçlanacaktır. Aynı yıl üvey babasının ölmesi üzerine annesine tekrar yaklaşmaya çalışacaktır. 1860’da “Yapay” cennetleri yayınlar. Bu eser de diğeri gibi uçlarda gezinen bir kişilik sergiler. Bir tür otobiyografi olan “Çırılçıplak Soyulan Yüreğim” üzerine çalıştığı ve 1862’de Paris Sıkıntısı adıyla düzyazı şiirlerini yayımladığı sırada frenginin yan etkileri giderek kendini daha fazla hissettirmeye başladı. İki yıl kaldığı Belçika’dan dönüşünde felç olan sanatçı 31 Ağustos 1867’de Paris’te 46 yaşındayken öldü. BAUDELAİRE’DEN ŞİİR ÜSTÜNE Yeryüzünü ve görünümlerini Tanrı’nın görünümleri ve iletişimi gibi algılamamızı sağlayan, güzelliğin o tapılası, o ölümsüz içgüdüsüdür. Erişilmez olana ve hayatın ortaya çıkardığı her şeye karşı kanmaz susuzluğumuz ölümsüzlüğümüzün en canlı delilidir. Aynı zamanda, şiir ile ve şiir aracılığıyla, müzik ve müzik aracılığıyla ruh, mezarın ardına kurulmuş görkemleri perde aralığından görebilir. Ve güzel bir şiir göz çukurlarına gözyaşları taşımışsa, bu yaşlar aşırı bir kıvancın delili değil, uyarılmış bir derin hüznün, sinirlerdeki bir boşalımın, geçmiş zamana sürülmüş ve yeryüzü cennetini hemen ele geçirmek isteyen bir yapının şahididir. ** (…) şiir kendi kendine yeterlidir. Sonsuz ve asla dış bir yardıma ihtiyaç duymamalıdır. (…) Yalnız mısra tutkusuyla yazılmış mısranın, güzel olma konusundaki şansı, bir öfke’yi dile getirmek için yazılmış mısradan daha fazladır. Dünyamız hoşnutsuz, öfkeli insanlarla dolu ama güzel mısralar yaratamıyorlar. (…) (…) Genel yanılgıda, açıklanması çok kolay bir karışıklık var. Falan şiir güzelmiş ve temiz uyguları dile getirmiyormuş; iyi ama güzel olmasının nedeni temiz duyguları dile getirmesi değil ki. Falanca şiir de, güzelmiş ama temiz duyguları dile getirmiyormuş; iyi ama güzelliği temiz duyguları dile getirmemesinden doğmuyor ki; daha açık bir deyimle, güzel olan dürüst olmayandan daha dürüst değil ki. Biliyorum, çok zaman, an olur güzel bir şiir ruhu alıp kutsal bir atmosfere götürür; güzellik öyle güçlü bir niteliktir ki, ancak ruhları soylulaştırabilir o; ancak, bu güzellik kayıtsız şartsızdır. Ve siz şairler, bahse girerim ki, önceden ahlâki bir amaçla kendinizi zorlamaya kalkarsanız şiirsel gücünüzü hayli azaltmış olursunuz. Sanat eserlerinin önüne ahlâka uygunluk şartını dayatmaya uğraşanların yanı sıra bir de bunlardan hiç de daha az gülünç olmayan, sanatın, sanata yabancı bir dünyadan alınmış bilimsel, siyasal ve bunun gibi fikirleri dile getirmesini isteyen ve onu bu gibi fikirlerin boyunduruğuna sokmaya çalışanlar var… Yanlış zihniyetlerin ya da en azından şiirsel olmayan zihniyetlerin kalkış noktaları ve şiire kabul ettirmek istedikleri şu: Fikir en önemli şeydir diyorlar (fikir ve biçim bir bütün oluşturan iki varlıktır, demeleri gerekirken) ; tabii olarak, kaçınılmaz sonuç olarak şunu demeye getiriyorlar: Madem fikir her şeyden önce gelecek kadar önemli şeydir, o halde, şekil rahatça göz ardı edilebilir. Sonuç şiirin yok edilmesidir.(…) ** Fransa şair değil; dahası, oldum olası şiire düşman. Mısra yazarları arasında hep düzyazıya en yakın olanları ye tutar. Esin perisine tutkun ben, kendimde bu yazıyı yazma cesaretini, bu yazıya başlama cesaretini bulamıyordum. Fransa güzel ‘i ancak siyasete çerez olduğu zaman sindirebilirdi diyorum. Tersini söylemek gerekiyormuş. Çerez ne kadar siyasal olursa olsun, güzel, hazımsızlık yaratıyor, daha doğrusu güzel, Fransız’ın idesini bozuyor. (…) Kelimede, söz’de, bizi zar atıp işi şansa bırakmaktan koruyan kutsal bir şey var. Bir dili ustaca kullanmasını bilmek, bir tür ruh çağırmak, büyücülük yapmaktır. Derin ve dokunaklı bir ses gibi renk işte o zaman konuşur; anıtlar işte o zaman ayağa kalkıp bir kabartma gibi derin uzayda varlıklarını ispatlarlar; çirkini ve kötüyü simgeleyen hayvanlar ve bitkiler açık hoşnutsuzluklarını işte o zaman dile getirirler; koku, kendisiyle örtüşen düşünce ve anıyı işte o zaman uyarır; tutku ya mırıldanır, ya da sonsuza dek değişmeyen diliyle kükrer. ** Kendini başarıyla şiire adamışlara ya da adamış olanlara gelince, onlara, şiiri asla bırakmamalarını salık veririm. Şiir en çok getiren sanatlardan biridir; ama uzun dönemde yarar sağlayan bir yatırım türüdür, uzun dönemlidir ama çok büyüktür bu yarar. (…) Kötülük Çiçekleri’nin hikâyesi, yanlış anlamanın alçak gönüllülüğü ve davam. KENDİNİ VAR ETME Bir insanın dehası ne kadar geniş olursa olsun iyi niyeti ne kadar büyük olursa olsun resmi görev her zaman insan dehasını biraz azaltır, kâh özgürlüğünü kısıtlar kâh ileriyi görmesini engeller. Her şeyden önce kendi için büyük adam ve aziz olmak. Saplantı, fikrin gücü. Edebiyatçı temel sorunları sarsar ve aydınlara özgü bir jimnastik zevki alır. İlham hep, onu isteyince gelir, ama her istediğinde gitmez. Ancak yanılgının suçluları ve suç ortakları sert eleştirilmeli. Güçlüyseniz, güçlü birine saldırmakla yanlış bir yola girmiş olabilirsiniz; çünkü karşıtı olduğunuz konularda bir gün o da yanınızda olabilir. Sert eleştirinin izlediği iki yol var. Biri eğri bir çizgiyi; diğeri en kısa yolu, doğru çizgiyi izler. Eğri çizgi örneklerini J. Janin’in eserlerinde yeteriyle görebilirsiniz. Eğri çizgi sanat çevresini eğlendirir ama eğitmez. Doğru çizgi yöntemini şimdi bazı İngiliz gazetecileri başarıyla uyguluyor. Paris’te ise artık uygulanmıyor. Bana öyle geliyor ki Grenier de Cassagnac bile bu yöntemi unuttu. Doğru çizgi şunu der: “Bay falanca ahlaksızın, hatta budalanın tekidir, neden mi, işte delilleri.” Ve başlar saymaya, bir şundan, iki şundan, üç şundan v.b.g. Akla inanan ve yumruğu güçlü herkese bu doğru çizgi yöntemini öneririm. Ancak silahını iyi kullanmayı bilmeyen, gerekli tüm silahlardan yoksundur; eksik bir eleştiri ise acıklı bir kazaya neden olur. Silah geriye teper, en azından oku gerenin elini parçalar, hatta seken bir kurşun sizi öldürebilir de. Hızlı yazmak için önceden çok duşunmuş olmak gerekir. Bir konuyu hep yanında gezerken, yıkanırken, lokantada, hatta metresinin yanında bile taşımak gerekir. E. Delacroix bir gün bana şunu söyledi: “Sanat öyle ülküsel, öyle kaçak bir şey ki ne gereçler yeteriyle elverişli, ne araçlar yeteriyle ivedi…” Edebiyatta da böyle, ancak ben karalamadan, çiziktirmeden de yana değilim, düşüncenin aynasını puslandırır. Bazıları, hem de en seçkinlerinden ve en özenli, en dikkatlilerden –örneğin Edouard Ourliac gibi- bazıları ise bir yığın kâğıt doldurmakla başlar, buna tuvali örtmek diyorlar. Bu karışık işlemin amacı hiçbir şeyin kaybolmamasını sağlamak. Sonra, her yeniden yazışta yazdıklarını buduyorlar, çıkarmalar yapıyorlar. Sonuç pekiyi olsa bile yazar zamanını tüketiyor, değerinden harcamalar yapıyor. Tuvali örtmek onu renkle bezemek değil, saydam bir boya katmanı ile kaplayıp taslak yapmak, hafif tonda ve saydam kitleler elde etmektir. Yazar, yazacağı şeyin daha adını koymak için kalemi eline aldığı anda, tuval zihninde zaten dolmuş olmalıdır. BAŞARI ÇALIŞMA VE RUH SAĞLIĞINA DAİR Gök hiç salt fiyaka olsun diye gürledi mi bilmem, ama bildiğim bir şey var; başarı yazarın gücüne göre, aritmetik ya da geometrik oranla artan, çoğu zaman ilk bakışta görülmeyen daha önceki başarıların ürünüdür. Kuşakların başarısı asla mucizeler sonucu ve kendiliğinden olmaz. Ama Eugene Sue’nün kendi eserine koyduğu değer kadar, siz kendi edebiyat türünüze damganızı basamazsanız, problemin yarısı karanlıkta kalır. Yeni araçlarla ilgi uyandırıp çevrenizi olabildiğince aydınlatın, beğenmediklerinizin yaptığının tersini, eşit bir güçle, daha üstün bir güçle siz de gerçekleştirin; onlara denk bir yoğunlaşma elde edinceye dek, dozu iki katına, üç katına, dört katına çıkarın. İşte o zaman artık, bana burjuvaziyi çekiştirme hakkınız da olmayacak, zira o zaman burjuva yanınızda olacak. Tek gerçek, son sözü söyleyen güçtür. Asla alacaklılarınız olmasın, dilerseniz varmış gibi davranın o kadar, size vereceğim tek öğüt bu. Şair devletten ahırına birkaç burjuva tıkma hakkı istese çok şaşarlar, ama burjuva kızarmış bir şair istese bu pek tabii bulurlar. Çalışmak gerekiyor, şevkle olmasa da en azından umutsuzlukla çalışmak gerekiyor, zira gördüm ki çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı. Hep şair ol, nesirde bile. Önce başla, sonra mantıktan ve analizden yararlan. Hangi varsayım olursa olsun bir sonuca ulaşmalı. Günlük çığlığı bulmalı. METAFİZİK VE DİNİ DÜŞÜNCELERLE DİĞER SOYUT DEĞERLERE DAİR Dış ve gözle görülür tabiatta hep manevi bir düzenin kıvançlarını ve izlenimlerini nitelememe yarayan örnekler ve eğretilemeler (metaphore) aramayı sevmişimdir. Ruhu ortadan kaldıranlar (materyalistler) ister istemez cehennemi de ortadan kaldıranlardır ve yüzde yüz bundan çıkarları vardır. En azından onlar yeniden yaşamaktan korkan insanlar, tembellerdir. Bir gün kılıç dersi alırken, alacaklılarımdan biri geldi, canımı sıktı; kılıçla dürte dürte dışarı attım onu. Döndüğümde, silah ustam, o dev yapılı ama barışsever insan, neredeyse soluk soluğa çullanıp yere vuracaktı beni. Bağırıyordu: “şuna bak bir de şair olacak, filozof olacak, güleyim bari bu kadar bol keseden harcanır mı kin!” Saldıran bendim ama kaybeden de ben oldum, soluk soluğa kalmıştım, utanılacak duruma düşmüştüm ve bir başkası beni ayıplamıştı, alacaklıya değil kendime zarar vermiştim. Aslında kin değerli bir içkidir. Borgia’larınkinden daha pahalı bir içki; kanımızdan, sağlığımızdan, uykumuzdan, aşkımızın üçte ikisinden yapılır çünkü! Onu cimrice tüketelim. Ahlaki düzeni ve fiziki yöneten çelişkiler yasasına saygılı olmam gerekiyorsa genç edebiyatçılarımıza, dürüst kadının, yazarlık taslayan kadının ve tiyatro oyuncusunu kadının kendileri için tehlikeli olduğunu söylemek zorundayım. Çünkü dürüst kadın, zorunlu olarak iki erkeğin malıdır ve şairin zorba ruhunu doyuracak kadar gür bir otlak değildir. Yazarlık taslayan kadın ise tam kadın değildir, yarım erkek sayılır. Tiyatro oyuncusu kadına gelince, edebiyattan yarım yamalak anlar ve argo konuşur, yani kelimenin gerçek anlamında kadın değildir, seyirci sevişmekten daha önemlidir onun için. Kimsenin duyarlılığını hor görmeyin. Herkesin duyarlılığı aslında kendi dehasıdır. Ulusların bağrından büyük insanlar uluslara rağmen çıkar. Demek ki büyük insan ulusunu da fetheder. TİCARETE DAİR Servete yalnız güzel duygularla sahip olunabilir. Ticaret özünde şeytan işidir. Ticaret misillemedir, üstü örtülü bir ödünçtür: Sana verdiğimden daha çoğunu sen bana geri ver. Ticaret tabii’dir, yani alçakçadır. Tüm tüccarların en az alçağı şunu açıkça söyleyebilendir. “Kokuşmuş budalalardan çok daha fazla kazanmak için erdemli olalım.” Tüccar için dostluk bile bir kazanç oyunudur. Bencilliğin en alçak, en kokuşmuş biçimlerinden biri olduğu için ticaret şeytan işidir. Baudelaire’in sevgilileri de Balzac’ın sevgileri gibi anne sevgileridir. Tabii ki sebebi açık; yaşanamayan anne sevgisini sevgilide tatmin etme isteği… Ne var ki Baudelaire aşklarında dingin bir hayatı yaşama imkânına sahipken ve bunu da şiddetle arzu ettiği halde, o yine hep aşkın kendisine acı veren boyutlarını yaşamayı tercih eder. Bu paradoksal yanını da yine “kötülük çiçeklerinin” önsözünden öğreniyoruz: “Hiç bir şey bilmemek, hiçbir şey öğrenmemek, hiçbir şey istememek, hiçbir şey duymamak, uyumak hep uyumak tek dileğim işte bu. Şarabın ve afyonun keyiflerini söyleyen ben, yeryüzünde yalnızca bilinmeyen bir içkiye susuzluk duyuyorum ve bu içkiyi bana tanrısal eczaneler bile sunamaz; bu içki ne canlılık, ne ölüm, ne dürtü, ne de hiçlik sunmalı” diyen Baudelaire, kendisini aşk ilişkilerinin girdabına atar. Ondaki bu evrensel insan zaafını herhalde şöyle tahlil etmek mümkün olabilir: Eğer onu sevmiyorsam; kendimi onunla tamamlayacağıma inanmıyorsam, beni delicesine seven birisini, bana olan aşırı sevgisinden dolayı çıldırtmak (benden sonra onu çıldırtacak kadar etkileyeceğimi fark edebilmek- bundan emin olmak- ) için kendimi öldürmeyi şiddetle arzu ederdim… Nitekim son yıllarda oynayan “Arizona Rüyası” isimli bir filmde, kendisini her şeyin üstünde seven bir erkeğin sevgisinden emin olan bir kadın, kendisini vurarak intihar eder! Ama bu olayın, Baudelaire hakkında düşündüğümüz ilgili teori ile tam örtüştüğü söylenemez. Çünkü kadının da kendisini seven erkeğe ihtiyacı vardır. Buna rağmen onu intihara zorlayan ikinci sebep, rakibi konumundaki üvey annesinin samimi aşkına duyduğu gizli saygıdır. J.P. Sartre’ın yanılgıları devam ediyor. Annesinin kendisinden kopuşunu bir kader olarak benimseyen Baudelaire, bu kopuştan doğan yalnızlığı Sartre’ın dediği gibi bütünüyle üzerine çekmiyor. Zira ölünceye kadar annesine yazdığı mektuplarda, onunla olan ilişkilerini benliğinin en derinlerinde ve müthiş bir duygu feveranı ile canlı tuttuğunu çok açık olarak ortaya koyar. Mesela, 26 Mart 1860 tarihli mektubu, bu halini ifade ettiği mektuplardan sadece birisidir. Hatta annesinin garantisi altında olduğundan emin olduğu sevgisini bile, yine onun güvencesi altında kendisine acı verecek bir konumda tutup, mazoşist eğilimlerini tatmin etmek için kullanılmıştır. Annesi ile arasındaki hasret acısını canlı tutmak için annesine olan onca sevgisine rağmen ve mektuplarında da annesine o kadar yakın olma istediğini belirttiği halde, ömrünün sonuna kadar, annesi ile uzak kalacak şartlar hazırlamıştır. Nitekim ölüm döşeğinde iken bile yakınlarının, onu Belçika’dan memleketi Fransa’ya götürme istediğine şiddetle karşı çıkmıştır. Bu davranışı ise, şair ruhluluğun ve ikilem içinde kıvranan ruh halini sürekli canlı tutmaya öykünen mazoşist kişiliğin ilginç bir tezahüründen başka bir şey değildir. “Kendini Cezalandıran Kişi” şiirinde bu gerçeği çok açık olarak itiraf eder: “Yara bende, bıçak bendedir, Kurban da ben, cellât da benim.” “O halde, çetin bir hayatın kıvançlarını tanı ve dua et, sürekli dua et. Dua güç birikimidir. İradenin sunağı –Ahlaki dinamik- kutsallaştırılmaların büyücülüğü – Ruhun sağlığı”. Ruhu ortadan kaldıranlar(materyalistler) ister istemez cehennemi de ortadan kaldıranlardır ve yüzde yüz bundan çıkarları vardır. “Birlik ikiliğe dönüşmüşse, elbette Allah’tır düşen.” Gerçi bu isim yayıncı bir dostunun tavsiyesidir ama netice itibariyle bu kötülüğün çiçekleri kendi kendine zulmün bahçesinde açan birer zakkum gibidir. Öldürücü tesiri en yüksek zehri içeren, en güzel görünümlü cehennem çiçekleri… “Bizi öldürmeyen acılar bizi güçlendirir”. Epiktetos Eğer kendisindeki bu marazi ruh halini giderse; içindeki çelişkileri (trajediyi) yok etse ve düz (normal) bir hayat biçimine dönseydi, Baudelaire kesinlikle Baudelaire olamazdı. Baudelaire, her şeyden önce yalnızlığını, bütün çevresindekilere benzersizleşerek ister. Yoksa beşeri bütün münasebetleri kopararak fiziksel bir yalnızlığı hedeflemez. Nitekim Asselineau, Baudelaire’in bir saat bile yalnız kalmadığını yazar. Bir nesnenin varlık sınırlarını çizen, kendisi dışındakilerle olan farklılıkların toplamıdır. Bu evrensel gerçeği algılamış olan Baudelaire, kendisi dışındakilerle farkı azamiye çıkararak kendisini en üst düzeyde “var etme”nin yollarını arar. Onun matematik anlamda yalnızlık olarak ifade ettiği şey de budur: Diğer insanlardan, en rijit (uç) noktada farklı olmak… Yukarıda Baudelaire’in çeşitli konularda görüş ve düşüncelerini vermeye çalıştık. Ana yazıda adını andığımız kitapta şairle ilgili daha fazla bilgiye, belgeye ulaşabilirsiniz. Özellikle Baudelaire’in fikirlerinin bize ulaşmasında yeri yadsınmayan, annesine yazdığı mektuplarını okumanızı isteriz. Faydalı olabilmenin mutluluğu ile sağlıcakla kalın. 17.03.2006/Cuma |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 11 Temmuz 2007 ) |






