www.hiperteknoloji.org
yeniedebiyat Advertisement
Salı, 07 Eylül 2010
 
 
Flaş Haber

Siz de yeniedebiyat.com'da yazmak ister miniz? İlgilenenler kısa özgeçmişlerini bize gönderebilirler.

 
HİKAYE BİTTİ! PDF Yazdır E-posta
Cuma, 29 Haziran 2007
HASANALİ YILDIRIM

    "Benim okurlarım için Quarter Latin’de bir çatıda çıkan yangın, Madrid’deki devrimden daha önemlidir."
                                                                                                             Le Figaro’nun kurucusu Villemesant 

       Bırakalım günlük gazeteleri, edebiyat dergilerinin bile hikâyeye para ödememeleri değil hikâyenin bittiğinin göstergesi. Hikâyenin bittiğinin göstergesi, bu edebiyat türü daha önceleri insanlar üzerinde ne çeşit etkilerde bulunuyorsa, ne gibi karşılıklar buluyorsa artık bu etkileri oluşturamaması. ıster okurda bulalım sorunu ister hikâyecide, değişmiyor; durum bu.

          Peki niye bitti hikâye? Hem bize mi özgü bu tükeniş yoksa dünyanın öbür yerlerinde de bize benzeyenler var mı? ılkin ikincisini karşılayalım: bütün dünyada bitti hikâye. Gerçi bizim, çoğun olduğu gibi burada da özel bir durumumuz var ama Batıcılar zil takıp oynayabilir, bu kez dünyadan geri kalmadık.
Tıpkı bir zamanlar kendi tahtını terkettiği romanın bitişi gibi acı bir son bu. Hikâyenin bitişinin nedeni, ne insanın emeğinden çok zihni üzerinden geçinmesini sağlayan iş tutuş biçimindeki değişiklik yalnızca, ne de onun dışındaki kimi etmenler: sinemanın doğuşu, televizyonun umulandan çok daha fazla yaygınlaşışı, basının dünyanın bütün insanlarına mutlaka söyleyecek bir şeyler buluşu... Kimi eleştirmenlerin savunduğu gibi, “Zaten bu gelişmeler olmadan da hikâye bitmişti çünkü teknik ve bilim alanındaki ilerlemeler insanın düşgücünü ve düşlere olan ilgisini zaten yeterince köreltmişti. ınsanlar düşlenmiş bir hikâye yerine apaçık algılayabildiği bir olguyu tercih etmeye başladılar” diye düşünmek ne kadar mümkün acaba? Öteki gerekçelere göre sonuncusu daha bir gönül çeliyor değil mi?

    Masalın bıraktığı boşluk
    Günümüzde de dünyanın bütün çocuklarının masal dinleyerek büyüdüğünü mü umanlardansınız yoksa? Hangi çocuk ruhu, en çok gereksindiği evrede hayalini kışkırtan ve onu insan-toplum-nesne ilişkilerine farkettirmeden hazırlayan, zihnini dünyaya ayarlamasını kolaylaştıran masalların yokluğunun bıraktığı boşluğu bir benzeriyle doldurabilir? Hangi şey, varolmayan tiplemelerle dolu bir olay örgüsü üzerinden varolanlar dünyasına özgü gerçekleri işaret eden masalın yerine geçebilir? Hangi yetişkin, çocukluğunda tatmadığı, düşlemediği bir dünyanın kendisine neler verebileceğini düşünebilir?
    Zamanımızın insanlarını öncekilerden ayıran niteliklerinden biri de, hangi dünya görüşüne mensup olurlarsa olsunlar, neye inanırlarsa inansınlar, birincil sorumluluklarının doğum ile ölüm arasındaki bu dünya hayatının niteliğini, sizi rahatlatacaksa sorumluluğunu da diyebiliriz, öbür kabullerini zorlayacak kadar önemsediklerinin ayırdına varmalarının engellenecek mekanizmalarla kuşatıldıkları. ıster Budist olsun, ister Brahman, ister panteist olsun, ister ateist, zamanımızın insanı, dünyada olup bitenlerin öncesi ve sonrasıyla, eskiden olduğu denli ilgili değil. Varsa yoksa ‘an’.

    Ruhunuzu kaşıyabilir miyim?
    ışte asıl bunun nedenleri kavrandığında hikâyenin bitişini hazırlayan etmenlere de yakınlaşılmış olunur. Soruna böyle yakınlaşıldığında, televizyon dizilerinin, bilimkurgu filmlerinin, alt düzeyli fantastik edebiyatın, aslında hikâyenin karşısında değil, belki onun hükmünde, ona tabi birer öğeler olduğu görülebilir.
    Zamane insanını öncekilerden ayıran ve demin andığımız niteliğe yapışık bir başka durum da, çağdaş insanın gittikçe birbirine benzetilmesi, tekdüzeleştirilmesi: ortak bilgilenme süreci, ortak algı düzeyi, ortak beğeni eşiği, ortak yaşama mekânı, ortak çalışma ortamı, dahası ortak düşünme ve hissetme formları... Bunca ortaklık sonrasında hiç ortalıkta hikâyenin dolaşacağı alan kalır mı? Bunca ortaklık, insanlar arasındaki farkları ortadan kaldırdığı kadar, insanların birbirlerine gereksinimlerini azaltmaz mı?
    ınsanın bıraktığı bu boşluğu ne doldurdu dersiniz? Makine! Her cinsten alet, edevat.
Öyle metal yığını kocaman aletleri akla getirmenin gereği yok. Sanırım ilk gördüğünüzde sizi de benim kadar şaşırtmıştır: oklava boyunca ama çomak kalınlığında bir çubuk; ucunda, parmaklarını hafifçe ayalarına doğru bükmüş bir el. Sırtı kaşımaya yarayan bu aletin üretildiği bir dünyada hangi zihin ve ruh ihtiyacına karşılık verebilir ki bir hikâye?

    Kendine yeterliliğin zindanı
    ınsanın kendi kendisine yetmesini ve handiyse cinselliğini bile bir türdeşine gereksinmeden ‘yaşayabilmesini’ mümkün kılan çağımız, aynı zamanda insanı kendi kendisine hapseden bir düzeye indirgemiş olmuyor mu? Kendi mahzeninde tutuklu bir insanın, bir başkasının birikimlerine, gözlemlerine, duygularına, bilgilerine, görgülerine, kaygılarına, korkularına gereksinmesi nasıl beklenebilir ki! Çünkü çağımız insanın bilme açlığını bilim ve teknoloji bilgilerinin kırıntıları, magazin haberlerinin ayrıntıları, en hafifinden tanıdık bildiklerin yaş tahtaya basmalarının dedikoduları yeterince gidermekte.
    Öbür yandan, insanın kendini ifade etme gereksinimi de çağımızda en aza indirgenmiş durumda. ınsanın kendini modernitenin dayattığı kuralları zorlayarak anlatabilmesi, neredeyse psikoloğunun koltuğuna oturduğunda mümkün olabilmekte. Burada asıl, hikâyeci kendi derdine yansın. Çünkü handiyse bir tek o kendisine muhatap bulamamakta.

    Nekahet zindeliği
    Büyülerin ve büyücülerin cirit attığı, gecenin bir saatinden sonra her an bir canavarın pencereden bakan birine şöyle bir görünüvereceği; cinlerin, perilerin, gûlyabanilerin insanlarla birlikte yaşayıp gittiği dünya artık yok. Bizim dünyamız, açıklanabilirlikler ve formüle edilebilirliklerin dünyası. Böyle bir dünyada olağanüstüye kim ihtiyaç duyar ki! “ıyi ama asıl bilim ve teknikteki gelişmelerin katkısıyla modern hikâye türü, bırakın ölmeyi, başka bir bünyede çok daha büyük atılımlar gerçekleştirmedi mi?” diye karşı çıkan soruyu duyar gibiyim. Doğru. Hikâye, 17. yüzyıl sonrasında, bir kısım insanların gözünde daha öncekiyle karşılaştırılmayacak denli önem kazandı ve modern hikâye son üç yüzyılın en önde gelen zihni etkinliklerinden biri haline geldi.
    Ne ki insanlık tarihini aklımıza getirdiğimizde, bu son üç yüzyıllık gelişmenin, ancak ölmek üzere olan bir hastanın nekahet evresindeki canlanmasından başka bir nitelikte olmadığı görülür. Çünkü olağanüstüyü reddeden hikâyenin gideceği uç, olağandışı’dan başkası olamazdı. Olağandışı, yani aykırı tipler, sıradışı durumlar ve gerektiğinde çizgi dışı çözümlemeler... Böylelikle aykırı tiplerin geçici sarhoşluğuna kanan modern edebi hikâye, yerini ‘küçük insan’ın tahkiyesine bırakana değin gününü gün etti.

    Muhatap sorunu
    Sıradan insanı anlatan, küçük adam hikâyeciliği... Sıradışı tiplerden sonra mal bulmuş mağribi gibi sarılınan bu olgu da hızla tükenir çünkü okur bu tip hikâyelerde, dilediğinden çok kendisini bulur; dahası, kendisinden başka da pek bir şey bulamaz.
    Tüm hikâyecilerin birincil kaynağı, ne kendisinden öncekilerin yazdıkları, ne de kendi yaşantısından süzdükleri. Hikâyenin beslendiği ana damar, kelimenin en geniş anlamıyla başkasının deneyimleri... Hele artık hiç esamesi okunmayan ve kimileyin elinde geleneksel sazıyla o köy senin, bu kasaba benim gezen hikâyeperdâz, yani bütün edebi hikâyelerin ana kaynağı tarih olalı beri, hikâye de ilk ciddi yarayı almıştı bile.
    Edebi hikâye ile hikâyeperdâzın anlattığı arasında nitelik farkları sanıldığından da azdır. Çünkü her iki hikâyeci de muhataplarına göre, onların gereksinimleri doğrultusunda kurgularlar anlatacaklarını.


    ‘Estetik merak’ın ölümü
    Günümüzde, şu ya da bu yayın organından, dünyanın en ücra köşesinde bile olup bitenlerden haberli oluyoruz ama artık önümüzde bizi çarpacak, hatta etkileyecek, kendimize pay devşirebileceğimiz hikâye yok. Dikkat edilirse, asıl bu haberliliğin, hikâyenin tahtına oturduğunu görürüz. Bir zamanlar hikâye ile kışkıran merak duygumuz, şimdilerde bir mastürbasyondan farklı olmayan yığınla ayrıntı üzerinden tatmin olmakta.
    Bize ulaşan tüm bu haberler arasında kişisel açıklamamıza pay bırakan ya da bir başkasının açıklamasını zorunlu kılan yönler yok. Tümü bize açıklanmış, algılanmaya ve algılandığı gibi kabullenilmeye hazır halde ulaşmakta. Çünkü birilerinin, düşgücümüzün tahrik olmasından çekinmesi için haklı gerekçeleri var.
Öbür yandan, haber yalnızca yeni olduğunda bir değere sahiptir, ya hikâye? Hikâye öyle mi?


    Vak’a ile vakıa
    Hikâye, yalnızca bir kişinin değil bir kültürün hatıra ve hafızasıdır. Dolayısıyla burada şunu sormamız gerekli: kaçımız hafızasına ‘güvenebilmekte’? Kaçımızın bir başkasına anlatabileceği ayrıcalıkta hatırası var?
    Üstelik bu haberli edilme, bize her olup biteni olay diye sunmakta. Olay, yani kayıtsız kalınarak edilemeyen. Sanki bu süreci kolaylaştırmak için mi ne, dilimizde varolan vak’a ile vakıa arasındaki ayrım da ortadan kaldırılmış durumda. ‘Olmuş bitmiş olan’ karşılığındaki vak’a ile ‘olduğunda işin rengi değişir’ havasındaki vakıayı birbirinden ayırmamak demek, sıradan bir olayı nadirattanmış gibi ya da kırk yılın başı olmuş bir olayı her gün yaşanıyormuş gibi sunmanın önünü açmak demek. Haber merkezli çağımız dünyasının son derece işine gelen bu durum, hikâye içinse tam bir ölüm fermanı... Çünkü ancak böylelikle olmuş olanlarda açıklanamaz bir yön bırakmamış izlenimini verebilirsiniz.
    Hikâyeyi bir başına ayakta tutan öğe, açıklamanın el atmasına fırsat vermeden kurgulanabilmesi. Sonunda bir ‘kıssa’sı olsa bile iyi bir hikâye, okurun yorumunu önceler. Ancak okurun kendince açıklamalarıyla bir hikâye ‘gerçekte’ bitmiş olur. Bunun için de hikâyenin kurgusu, okurunun düşgücünü tahrik ederek onu olağanın üstüne çıkarmayı hedefler.
    Hayatın anlam arayışında, öbür zihni etkinliklerin ulaşamadığı bir zindelikle bu: anlamı estetik bir haz üzerinden sezinletme; işte ‘hikâye’.
Hikâyenin olağanüstü bir hamleyle küllerinden yeniden dirilebilmesi için, olağanüstü’yü olağanlaştıran öğelere ihtiyacı var. Demek ki ülkemizde hikâyenin küllerinden dirilmesini umacak denli gözükara olanların sığınacakları biricik yer, beslenecekleri biricik kaynak, evliya menkıbeleri niçin olmasın?

 

"

Son Güncelleme ( Çarşamba, 01 Ağustos 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
Top! -0.00001 sn. Top!