| YAHYA KEMAL |
|
|
|
| Cuma, 29 Haziran 2007 | |
|
YAHYA KEMAL Asıl adı Ahmed Agâh olan Yahya Kemal, 2 Aralık 1884'te Üsküp'te doğmuştur. Üsküp Belediye Başkanı Nişli ıbrahim Naci ile şair Lefkoşçalı Galip'in yeğeni olan Nakiye Hanım'ın oğludur. Yahya Kemal, "islâm tesettürünün en şedîd bir muhitinde doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü" söylediği annesinin okuma-yazma bilmediğini ve "çok kuvvetli mutekid olduğunu" belirtmektedir. Asıl adı Ahmed Agâh olan Yahya Kemal, 2 Aralık 1884'te Üsküp'te doğmuştur. Üsküp Belediye Başkanı Nişli ıbrahim Naci ile şair Lefkoşçalı Galip'in yeğeni olan Nakiye Hanım'ın oğludur. Yahya Kemal, "islâm tesettürünün en şedîd bir muhitinde doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü" söylediği annesinin okuma-yazma bilmediğini ve "çok kuvvetli mutekid olduğunu" belirtmektedir. Çocukluk yıllarını, sonradan şiirine de yansıyacak olan Rakofçi Çiftliği'nde geçiren Yahya Kemal, önce, babasının "eti senin kemiği benim" sözleriyle Gani Efendi adlı Hoca'ya teslim edildiği yıllarda ne var ki Müslüman Türk medeniyeti artık inkıraz halindedir. ımparatorluğun son yüz elli yıl içinde geçirdiği sarsıntılar, Avrupa’nın kendini git gide daha fazla hissettiren teknolojik üstünlüğü ve baskısı, piramidin tepe noktasına sağlıksız yenileşme arzuları yatarken, tabanda tamamen farklı bir tavır- alış doğuruyordu. Halk, çeşitli baskılara maruz kaldıkça, artık kabuk bağlamış ve göreneklerle kuşatılmış inançlarına daha hırslı bir şekilde sarılmaya, kendi hayatının dışında kalanları, ister istemez ezmeye ve çerçevesinin dışına doğru itmeye başlamıştı. Bu ilgi çekici gelişmeyi Yahya Kemal’in hayatında da açık bir şekilde görmek mümkündür. Amin alayıyla götürüldüğü mahalle mektebine üç yıl devam ettiği halde elifbayı bir türlü sökemez. Bu nedenle babası onu Üsküp'te yeni açılan Mekteb-i Edep'e kaydedilmiştir. Yahya Kemal, mahalle mektebinde üç yılda sökemediği elif bayı, Mekteb-i Edep’te birkaç günde söker. Kendisi bu okul değiştirme olayına değinirken, "bu bana müslümanlıktan çıkmak gâvurluğa karışmak gibi bir şey göründü.(...) Yeni Mekteb'den Mekteb-i Edep'e geçişim şark'tan Avrupa'ya geçişim oldu" demektedir. Yahya Kemal daha sonra Üsküp ıdadisi'ne girmiş (1892), ailesini Selanik'e nakledince oradaki ıdadi'ye girmiş, annesinin ölmesi, babasının yeniden evlenmesi üzerine tekrar Üsküp'te okumak zorunda kalmıştır. Daha Selanik ıdadisi'nde "Esrâr" takma adıyla şiirler söyleyen Yahya Kemal , "şiire bir aşkla başladım" demekte, ilk şiirini mahallelerinde oturan Redife adındaki genç kız için "türkü güftesi olarak" yazdığını belirtmektedir. ılk yayımlanan şiirinin, hiç görmediği ıstanbul'u "tasvir eden" "Hâtıra" adlı ve "mübtedi gençlerin pek bilmediği muzâri vezni ile yazılmış bir manzume olduğun" belirten Yahya Kemal, bu ilk ürününün ıstanbul'da yayımlanan Terakkî mecmuasında çıktığını bildirmektedir. ıstanbul'a geldikten sonra Tevfik Fikret'in, Cenap şahabettin'in şiirlerini tanıyan Yahya Kemal, Servet-i Fünun şiirinin etkilerini taşıyan gençlik şiirlerini Ağâh Kemal imzasıyla ırtika, Mâlumat dergilerinde yayımlamıştır. Bu yıllarda, akrabalarından Abdurrahmanpaşazade ıbrahim Bey'in evinde Hacı Arif Bey yönetiminde yapılan icra fasıllarını izleyerek Türk müziğini yakından tanımış, klasik bestecilerimizi derinden anlayıp sevmiştir. 1902'de yatılı olarak Selanik'te okumuş, bir süre tekrar Üsküp'te okuduktan sonra ıstanbul'a gönderilmiştir (1902). ıdadide okurken on sekizinde ıstanbul’a gelir. Burada şekip Bey adlı Serezli bir gençle tanışır. şekip bey siyasi fikirlerinden dolayı bir ara Paris’e kaçmış, döndükten sonra ordudan tardedilmiş, bir Jöntürktür. Gençleri etrafına toplayarak Avrupalı filozofların fikirlerinde ve Paris’ten büyük bir hayranlıkla bahsetmektedir. ıstanbul'da Vefa ıdadisi'nde okuyan Yahya Kemal, Serezli Zeki Bey'in etkisiyle Jön Türk olmak üzere Paris'e kaçmıştır (1903).
Bu bölümde, şairin nerdeyse kendini Paris’e zor attığı günden itibaren yaşadığı olayları ve sanatını ele alacağız. Yahya Kemal Paris’e 1903’te gelir. Yahya Kemal’in kafasında, daha ıstanbul’dan ayrılırken dine karşı “şedid bir aksülamel” bulunmaktadır. Paris’ te dinsizliği artar. Yinede, “Bin üç yüz sene evvel, Hz. Muhammed’in Bilal-i Habeşi’den dinlediği ezan, asırlarca sonra bizim semamızda hem dini, hem de milli bir musiki olmuştu. O anda semamızın mağfiret aleminden gelmiş leduni bir sesle dolduğunu hissederdim.” diyecektir. Bu ezan sesleri, Yahya Kemal’in ömrü boyunca terk edemeyecek, Paris’ te imansızlık günlerinde bile kulaklarında sık sık çınlayacaktır. Bir süre Jön Türkler’le birliktelik yaşasa da onlarda gördüğü bazı çelişkilerden sonra kendisini edebiyat ağırlıklı, çoğu araştırma ve okumalarla geçen bir sürece bırakır. Bırakır diyoruz çünkü bu, şairde hayal kırıklığı yaratmıştır. Böylece bu hareketin cazibesinden kurtulan Yahya Kemal, Meaux Kolejine girdi. Daha sonra buradan École Libre des Science Politiques’in Dış Siyaset bölümüne yazıldı. Çoğunlukla sanatçıların oturduğu Quertier Latin semtine yerleşti. kendisini yepyeni fikirlerin münakaşa edildiği, yep yeni şiir arayışlarının doğduğu Quertier-Latin’de, bohem hayatın ortasında bulur. ıstanbul’da başlayan dinsel inancındaki sarsılma Paris’te kiliseye ve dine karşı çıkan, sosyalizmi savunan çevreleri çekici buldu. Onların gösterilerine katılıyor, sokaklarda Enternasyonel marşını dinlerken kalbi insanlık sevgisi ile doluyor, gözleri yaşarıyordu. Daha sonra sağcıların sosyalist, sosyalistlerin gericilikle suçladığı Albert de Mun gözdesi oldu. Mun’un Fransız ruhunun su, toprak ve kültür tarafından nasıl beslendiğini anlatırken dinleyen Yahya Kemal’in Anadolu halkının maddi manevi oluşumunda hangi öğelerin yer aldığını, Türklüğün Anadolu’da nasıl oluştuğunu araştırma düşüncesi artık onun tarih ve devlet görüşünün çıkış noktası olacaktır. O, bir gün Anadolu’nun da Mesih’in ölümünden sonra ilahların toprağına yerleşen Cermen, Goths, Vandelas, Combards ve Geltes göçebelerinin çocukları gibi uyanacağımıza inanmaktadır. Bir gün aynı otelde kaldığı bir Polonyalı’nın: “Siz buralarda ne arıyorsunuz? Sizin ve bütün Jön Türkler’in yurtları için dilekleri ister istemez beni gülümsetiyor. Sizin yurdunuz yok mu? Yenipazar’dan ta Yemen’e kadar ovarlınız var, kentleriniz var, kaleleriniz var, kışlalarınız var, onların üstünde al bayraklarınız dalgalanıyor. Sokaklarınızdan geçen asker, biliyorsunuz ki sizin dininizdendir, sizin kanınızdandır, sizin dilinizle konuşur, sizin gibi düşünür, sizin gibi sever, dostlarınıza dost, düşmanlarınıza düşmandır. Ah, bu mutluluğun değerini bilemiyorsunuz. Benim gibi, mahkûm bir ulusun çocuğu öyle bir manzarayı düşünde görmek için can verir. En son Polonya devriminde, Varşova’nın bir sokağında Polonya bayrağını yirmi dört saat dalgalandırmak için Polonya gençlerinin en yiğitleri can verdiler. O güzel yirmi dört saat, her gün yinelense her gün can veririz. Siz Türkler bağımsızlığın değerini bilmiyorsunuz. Onu ancak, yitirdiğiniz zaman öğreneceksiniz.” Sözünü hiç unutmayacak olan Yahya Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasında: “Benim gibi bütün Türkler o acıyı, o Polonyalı devrimcinin tahmin ettiği zaman öğrenecektir. Devrimci anlayışla yazdığı şiirleri Abdullah Cevdet görmüş ve çok beğenmişti. Ancak içinde uyanan bu devrimcilik ateşi bir süre sonra söndü ve eğlence yerlerine dadandı. Bu sırada gezip dolaşıyor ve bol bol okuyordu. Bir süreliğine babası ile yaptığı ticaret nedeniyle Londra’da bulunan Y. Kemal orada Gustave Flaubert ve Paul Verlaine’den etkilendi. Ancak bu sıralarda kendisi bambaka bir duyarlıkla yeni deneylere girişmişti. Aruz vezniyle sade bir Türkçe ile bir destan yazmayı tasarlıyordu. ışte bu sıralarda “Akıncılar” şiirini örmekle meşguldü. Tekrar Paris’e döndüğünde edebiyatçı ve politikacıların yanında o dönemin genç kuşaktan edebiyatçılarıyla tanıştı, onların dergilerine bir yazı yazdı. Bir ara Romantiklere ve Victor Hugo’nun şiirlerine kapılmış, elinden Yüzyılların Efsanesi şiiri hiç düşmüyordu. Daha sonraları Baudelaire’in tadına varmış ve birçok şiirini ezberlemişti. Yıllar sonra Baudelaire’den bahsederken, “Baudelaire’cilik üstümde uzun zaman bir sıtma gibi kaldı.” diyecektir. Daha sonra Paul Verlaine’i sevecektir. Paris'te bulunduğu yıllarda Fransız sembolistlerinin yapıtlarına yakınlık duyan Yahya Kemal, şunları yazmaktadır: "Gerçi Hugo'yu iyi anlıyordum, gerçi Gautier'yi ve De Banville'i iyi anlıyordum, gerçi Baudelaire ve Verlaine'i sıtmalı bir ibtilâ ile seviyordum, gerçi şahsî şairliğin en son nümuneleri olan Maeterlinck, Verhaeren gibi şiirleri yakından biliyordum, lâkin zevkim, bütün bu şairlere nisbetle çok geri sayılan Jose Maria de Heredia'nın şiiri üzerinde durmuştu”diyen Y.Kemal kendisi de Heredia gibi dize işçiliğinde titiz bir ozan olacaktır. Ondan bir de Yunan ve Latin ozanların değerini öğrenecektir. Yahya Kemal Heredia aracılığıyla, sonraki yıllarda şiir anlayışını kökten değiştirmesine yol açacak Latin ve Yunan şiirini tanımış, Heredia'nın sonnet'lerinde "şiirin asıl madenine eliyle dokunduğu" duygusuna kapılmıştır. “Heredia bir yaratıcı değildi, çok gecikmiş klasik bir sanatkardı. ılhamdan ve ihtirastan uzak, yalnız zevk kudretiyle, hakkında çok kullanılmış bir tarifi tekrar edeyim, bir kuyumcu kudretiyle işlediği yüz yirmi kadar sonnet ile bir iki uzunca manzume sahibi idi. Heredia’nın derli toplu eserine bağlanmamın hayatımın en esaslı talihi olduğunu itiraf ederim” diyen Y.Kemal, Heredia okurken Yunan ve Latin şiirlerinin de zevkine vardığının söyler ve öteden beri aradığı Türkçe’nin bu şiirlerdeki “beyaz lisan” gibi bir şey olduğunu düşünür ve divan şairlerinin, “ Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz” gibi ara sıra düşürdükleri berceste mısraların güzelliğini, tesadüf de olsa, böyle bir Türkçe’yi bulmalarına bağlar. Yahya Kemal'i derinden etkileyen ve tarih görüşünün oluşmasını sağlayan ikinci kişilik de Albert Sorel olmuştur. Bu etkiyle bir müddet Turancı olursa da Camilla Jullian’in “Fransız milletini, bin yılda Fransa’nın toprağı yarattı.” sözü onu yeni düşüncelere götürmüştür. -Aslen bir Yunanlı olan Moreas ve Heredia’yı okurken, Eflatun’un “Havuzun kenarındaki kurbağalar…” benzetmesinden etkilenerek Nev –Yunanilik düşüncesine kendisini kaptırmıştır. Bu etkilerle Türkiye'ye dönen Yahya Kemal, 1918'de Yeni Mecmua'da yayımladığı şiirleriyle büyük ilgi uyandırmış, daha sonra Edebî Mecmua, şair, Büyük Mecmua, şair Nedim, Yarın, ınci ve kendi kurduğu Dergâh dergilerinde yer alan yapıtlarıyla kendisini bir yol açıcı olarak kabul ettirmiştir. Osmanlı tarihinin ve kültürünün asıl kaynaklarına yönelerek farklı sentezler aramaya koyulan Yahya Kemal, devrin müzmin batıcılarına katılmadığı gibi, Batıdan da vazgeçmez. Yahya Kemal, o devirlerde belki de ruh esaretine düşmeyen tek Türk aydınıdır. Tanpınar göre bu yönüyle o, “Türk insanının Avrupalı olmasıdır; şark ve garp ikiliğini ortadan kaldırarak Türk insanının bütün olmasını sağlayan adamdır.” Tanburi Cemil Bey’i dinledikten, “o zaman karşımda altından bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim.” diyen şairi musiki, bağdaş kurmasını bile unutmuş bu Quartier- Latin adamının en sağlam bağlanış noktalarından biri olmuştur. Yurda dönüşünden sonra, Büyükada’da otururken bir bayramda bayram namazına gitmeye niyetlenen Y:Kemal sabah uyanamamak korkusuyla o gece hiç uyumaz. Camiye girişini, “Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşırıyorlardı. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının girdiğini zannediyordu. Ben içim hüzünele dolu, yavaş yavaş gittim. Va’zı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar, bütün cemaatin içinde yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücud olarak gördüm. O sabah, o Müslümanlığa az aişna Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda âyandan Reşid Akif paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “ Bu bayram namazında iki de mes’udum, hamdolsun sizlerden birini kendi başına camie gelmiş gördüm. Berhudar ol oğlum, gözlerimi kapaman evvel bunu görmek beni müteselli etti.” dedi… O sabah gönlüm her zamankinden daha fazla açıktı. “ sözleriyle anlatan şair, camide yaşadığı bu ruh halini bir daha belki de hiç yaşayamayacak, milli hayata hep zihni olarak katılacaktır. ıki hayatın da çizgilerini taşıyan –günlüğe göre- bir Müslüman tipi çizecektir. Yahya Kemal’in çizdiği Müslüman tipi, esasen medeniyetimizin hiç de yabancı olmadığı bir tipti. Bektaşi, Melami, hatta zaman zaman Mevlevi ve Halveti tipleri tasavvufla beraber gelişen müsamahayı en son sınıra kadar götürerek ıslamın getirdiği kayıtlardan, sorumluluklardan kurtulmanın yolunu bulmuşlardı. O, mücerret olarak ıslam üzerinde hemen hiç durmamış, ıslam’ın bilhassa Osmanlı toplumundaki görünüşünü almıştır. Bu düşüncler içinde o, her şeyden önce bir estetti. Onda, bir rahatsızlık yaratan bir Pierre Loti’lik yok değildir. “Ben her şeyden önce bir Türk gibi duyarak yazarken islamiyetin çok katı çok maddi adeta riyazi olan uknumlerinin üstünden atlayarak nehyettiği noktalara bulutların zevkine kadar gidiyordum” diyen Yahya Kemal, Ahmet Naim Bey’in itirazları ile karşılaşmış ve aralarında sert bir münakaşa geçmiştir. Fakat bunun yanında o, dini cemiyetin zaruri bir realitesi olarak kabul ediyor, inananları asla küçümsemiyordu. Yahya Kemal’i bu şekilde düşünmeye iten, Yunan Mucizesi fikrinin babası Ernest Renan,ın, “Talihin beni içinde yarattığı cemiyetin ayrılmak istemediğim ve dedelerimiz öyle itikat ve ibadet ettiği için katoliğim.” sözlerindeki kabul edişti. O dine, “Bir medeniyet çöküntüsünün yetimleri olan bu insanların ellerinden, yeni hayat şekilleri aramadan, hayata tahammül etme gücü veren eskiyi almak, onları içinden çıkamayacakları derin bir boşluğa bırakmaktan başka bir şey değildir.” tutumu içinde yaklaşıyordu. Ziya Gökalp, Yurda döndüğü günden itibaren o tarihlerde Nev-Yunânilik bayrağı açmış olan Yahya Kemal’le hemfikirdir. Bu hususta onun tesirinde kalmış olabileceği de düşünülebilir. Çünkü ıstanbul’a döndüğü günlerde, Yahya Kemal, gerçekten henüz neşredilmiş bir şiiri bulunmadığı halde, dillerde dolaşan birkaç mısraıyla büyük şöhret kazanmıştı. Ruşen Eşref’in konuştuğu Sami Paşazade Sezai bey, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Mehmet Emin, Ali Kemal, hamdllah Suphi gibi devrin meşhurları,Yahya Kemal’den yazmadığını da belirterek- garip bir şekilde- hep sitayişle bahseder ve “Bizim Yahya Kemal Bey’in de öyle. Azdır falan ama iyidir. Ben o genci Paris’ten tanırım. Ee, kuvvetlidir.”, “Eser vermekte çok cimri bir adam.” , “Ah, azıcık da yazsa!”, “Yazmakta ne kadar cimri ise, konuşmakta o kadar cömerttir” gibi sözler söylerler. Hatta Bilgi Derneği toplantısında: “Efendiler, ben ıttihatçı değilim, lakin kendi düşünüşüme göre Türkçüyüm.” diyen ve o toplantıyı yerkeden Y.Kemal’e, onunla aynı fikirlerde olmayan Gökalp’in isteği doğrultusunda Edebiyat Fakültesinde profesörlüğe başlar. Y.Kemal, ırk birliğinden ziyade 1071’den itibaren başlayan ve ıstanbul’un fethiyle kemale eren bir Türklüğe inanırdı. Gökalp ise Turancı idi. bir defasında “Harâbisin harâbâti değilsin, Gözün mazîdedir ait değilsin. “ diyen Gökalp’e “Ne harâbi ne harâbâtîyim, Kökü mazîde olan âtîyim.” diye cevap verir. Y.Kemal, Osmanlı ımparatorluğu’nun inkırâzı karşısında hiçbir zaman siyasi mânâda bir teklifin sahibi olmamıştır. Esasen o bir sistem adamı değildi. Bununla beraber, meseleyi sosyolojik mânâda bir ad koymamışsa da, bir kültür meselesi olarak değerlendiriyor, Batı karşısında şaşa kalan aydınların aksine, soğukkanlı bir şekilde, çağdaşları tarafından lüks kabul edilebilecek meselelerle uğraşıyordu. Bundan dolayı, Y.Kemal’i iyi okumamış birisi, onun hakkında hemen “maziperest” hükmünü verebilir. Eski medeniyetimizi yaratan Türklük, doğu medeniyeti içinde yaşadığı için, onun mânevî havasıyla, ahlak ve muaşeret kaideleriyle, hayat şartlarıyla kuşatılmıştı. şimdi ise Batı medeniyetinin havası hâkimdir. O halde, ona göre bir yaşama üslûbu, bir mesken, bir semt, bir şehir yaratmak mecburiyetindedir. Eğer Türklük millî şuuruna sahip olursa, hayat ve varlık manzarası başka bir üslûpta, fakat yine millî ve eskisi gibi güzel olacaktır. Bu bir kopuş değil, hakiki manasıyla bir imtidad’dır. Eski medeniyetimiz kendi şartları içinde eşsiz bir mükemmeliyete ermişti. Bugünün şartları içinde, geçmişi tekrarlama, meselâ Süleymaniye’nin bir benzerini inşa etmeye kalkışmak mânâsızdır. Esasen Süleymaniye’yi yaratan şartlar bugün mevcut olmadığı için onun eriştiği mükemmeliyete erişmek de mümkün değildir. Böyle bir teşebbüs gelişmeyi ve değişmeyi inkâr mânâsı taşır. Yahya Kemal’in bu fikirleri, şiirlerinde bizzat gerçekleştiği makûl bir Doğu-Batı sentezini ifade ediyordu. Yahya Kemal’in bu sentezi eski kültürümüzün ince bir kritiği mahiyetindedir. Gökalp’in asıl hatası, Türkçülük adına, milletimizin mimarîden mûsıkîye, edebiyata kadar Batı’yla her zaman boy ölçülebilecek değerlerine istihfafla bakması, hem gelişmemiş, hem de gelişme imkânlarına sahip olmayan bir takım folklorik değerleri model olarak takdim etmeye kalkışması ve bin yıllık birikimi atlayarak yarım yamalak bildiğimiz ıslâm öncesi Türk kültüründe kaynak aramasıdır. Oysa Y. Kemal, herhangi sistem iddiası bulunmamasına rağmen Batı’nın teknolojik üstünlüğü karşısında hemen hiç ezilmemiş, aslî değerlerimizi şuurlu bir şekilde savunmaya devam etmiştir. Tanpınar’ın da anılarında anlattığı gibi Edebiyat Fakültesinde, bir derste anlattığı Alfred de Vigny’in Kurdun Ölümü şiirinde işlenen temayla o sıralar Anadolu’da süren Milli Mücadele açıkça destek vermiş; Anadolu’daki mücadeleyi erkeği ölen dişi kurdun yavrularını oradan kaçırma vazifesiyle yavrularının zelil yaşamaktan kurtarılmasına remzetmiştir. Cumhuriyetin kurulmasıyla M.Kemal ile çeşitli yerlerde karşılaşan Yahya Kemal onun övücü sözlerine muhatap olmuştur. O günden ölümüne kadar geçen sürede Büyükelçi, konsolos vb. gibi görevlerle Cumhuriyet Türkiye’sini bir çok yerde temsil etmiştir. Hatta çeşitli vehimler nedeniyle Türkiye’den uzak durduğu yıllarda bile yeni yönetime mugayir düşüncelere girmemiştir. Gerçi Cumhuriyet’in kurulmasından belli bir süre geçtiğinde çeşitli çevrelerin Türkçe ve Türk Edebiyatı’ndaki daralmalardan rahatsız olmuş; köşesine neredeyse sadece aruzla yazmaya varacak kadar çekilmiştir. Bunda beklentilerinin karşılanmaması kadar cumhuriyeti kuran kadronun fikri daralması da etkili olmuştur. Yahya Kemal'e göre, Servet-i Fünun nazmının dili, sözcük topluluğu, gramer ve hatta söz dizimi bakımından Türkçeden uzaklaşmış yapma bir dildi. Bu dil, Fransa dilinin güçlü etkisi altında bir tatlı su lehçesi haline gelmiştir. Ulusal bir çığır açabilmek için ne Servet-i Fünun diline, ne de Divan nazımının diline bağlanılabilir. Halk şiirinin dilini de fazla dar ve mahalli bulan şair, bu durum karşısında bütün milletin birden mal edineceği bir şiirin dili için tek imkân olarak konuşulan Türkçeyi görüyordu. Onun dili, Fikret'in daha çok konuşmalarla sınırlı kalan, Rıza Tevfik'te bir düzen ve süreklilik sağlayamayan, Mehmet Emin'de ıstanbul konuşmasının sınırlarını aşan ve kalıplaşan, Mehmet Âkifte fazla halklaşan ve bazen argolaşan Türkçelerden çok üstün niteliktedir... Aruz vezni ile Fikret kuvvetli bir dış musikisi ve ustalıklı bir manzume lisanı vücuda getirmişti. Bu vezni daha temiz, daha sade bir Türkçe ile dillendirmek kudretini de Mehmet Akif göstermişti. Fakat tam on asırlık bir atalar mirası olan bu güzel vezinle yalnız şiir söyleyen ilk büyük şair Yahya Kemal oldu. Ulusal ve Avrupacı sanatın sentezini yaratmış, Türk edebiyatında bir şair ilk defa şiirin Avrupai gelişimini yöntemsel bir görüşle incelemiştir. Türk şiiri bir yandan taklitçilikten kurtulup kendi kaynaklarına dönerek ulusallaşacak, öte yandan modern şiirin bütün özelliklerine sahip olacaktır. Ulusal tarih, ulusal bilinç, ulusal dil konularındaki görüşlerinin yanısıra, Stephan Mallarmé'nin "Bir mısra, kelimelerin yanyana dizilmesinden meydana gelir" tanımını benimseyen Yahya Kemal'e göre, eski şiir anlayışında, şair bir mevzuu, bir fikri, bir hayali, bir hissi pürüzsüz ve selis bir ifade ile söylerse işini görmüş, yani mısra söylemiş sayılırdı. Hâlbuki bu ikinci telâkkide lisan pürüzsüzlüğü, selaset ve belagatin bütün kaideleri şiirin söylenmesine kifayet etmiyordu... şiir, ritmin lisan haline gelmesi, yani söyleyişin bir musiki cümlesi olabilmek sırrına erişmesiydi. Fransa'da, şiir, Yahya Kemal'i Parnas'cı şairlerin mükemmel manzumeleri ve sembolizmin derin musikisi ile karşıladı. Fransız şiirinde ilk dikkat ettiği hadise, başlangıçtan en yeni sembolist şairlere kadar eski Yunan mısralarını Fransızca bir mısra haline getirmek için giriştikleri ve başardıkları tarihi faaliyet oldu. Bir aralık Türk şiirini ve zevkini asırlardan beri almış olduğumuz Arap ve Acem tesirlerinden uzaklaştırarak doğrudan doğruya Yunan ve Latin edebi terbiyesine bağlamak" eğilimini duydu. Bu eğilim onu, aynı mısraların Türkçedeki "ifade sırlarını" bulmak gibi bir çalışmaya ve antik şiirin "berrak, külfetsiz, samimi, aydınlık söyleyişine" yöneltti. Muazzam ve titiz bir çalışmaya koyuldu. şiir onun için "musikiden başka türlü bir musiki", "içimizin ahengi"dir... Sembolist şiirin büyük değer verdiği iç ahenkle parnasiyenlerin titizlikle temine çalıştıkları dış ahengi onda bağdaşmış olarak buluyoruz. Buna karşılık, Fransız nazmına ait şekilleri pek az kullanmış, Servet-i Fünunun en çok tercih ettiği sone tarzına hiç rağbet etmemiş. Gazel, şarkı, mesnevi ve rubai tarzlarını kullanmıştır. Ahenk bakımından çok daha mükemmel bulduğu aruzu heceye daima tercih etmiştir. Yahya Kemal bahsini bu noktada sonlandırırken Endülüste Raks şairinin hayat hikayesini özetleyen haliyle Açık Deniz şiirini, sitemizin şiirler bölümünde okuyabileceğinizi hatırlatmak istiyoruz. Bu yönüyle okura, Albatros’un da Baudelaire’in hayatındaki kırılmalara remzettiğini daha önceki yazımızda vurguladığımızı hatırlatmak istiyoruz. Bu açıklamayı da niçin Yahya Kemal’in Açık Deniz’ini seçtiğimizi merak edenlere yaptık. Eserleri: şiir: Kendi Gökkubbemiz (1961), Eski şiirin Rüzgârıyle (1962), Rubâîler-Hayyam'ın Rubâîlerini Türkçe Söyleyiş (1963), Bitmemiş şiirler (1976), Düz Yazılar : Aziz ıstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966- Millî Mücadele yazıları), Siyasî Hikâyeler (1968), Siyasî ve Edebî Portreler (1968), Edebiyata Dair (1971), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım (1973), Tarih Musahabeleri (1975), Mektuplar ve Makaleler (1977). Keyifli okumalar dileğiyle… Gazi BOZKURT/01.04.2006. ısam Kaynakça: 1. Tanpınar A.Hamdi; Yahya Kemal, ıstanbul 1982 2. Ertop Konur; Mektepten Memlekete Fotoğraflarla Yahya Kemal’in Yaşam Öyküsü, ıstanbul1998 3. Ayvazoğlu Beşir; Eve Dönen Adam;ıstanbul 1995 4. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihî ıstanbul 1971 5. Akyüz Kenan, Batı Tesirinde Türk şiiri Antolojisi, Ankara 1973
|
|
| Son Güncelleme ( Salı, 10 Temmuz 2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






