www.hiperteknoloji.org
yeniedebiyat Advertisement
Salı, 07 Eylül 2010
 
 
Flaş Haber

Siz de yeniedebiyat.com'da yazmak ister miniz? İlgilenenler kısa özgeçmişlerini bize gönderebilirler.

 
DİVAN EDEBİYATI VE İSKENDER PALA I PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 28 Mayıs 2008

Bir şeye yaklaşırken kutsayıcı ve onaylayıcı bir dil ile yaklaşırsak ondaki gerçeklikleri göremeyiz. Eğer niyetimiz böyle değilse başka. Kendi yazımızı bile eleştirel bir yaklaşımla okumaz isek faydaya dönme yüzdesini düşürürüz. Bunun yanında insafsızlığı da önermiyoruz tabii.

Yukarıdaki bağlamda İskender Pala’nın Divan Edebiyatı adlı kitabından bahsedeceğiz.

Sayın Pala’nın kitabını, önsözünün başında vurguladığı gibi Divan Edebiyatı’nın bilinmemesi nedeniyle ortaya çıkan “sevmeme” ve “düşman olma” durumlarını değiştirme amacıyla yazdığı anlaşılıyor. Böylesi bir niyete kim ne der? Fakat bu biraz olmayacak duaya âmin demek gibi bir şey. Neyse biz bunu ileriye bırakarak devam edelim.

Pala önsözün başında “Osmanlı toplumunu saray ve halk çevresi ikiye ayırma” nın yanlış olduğunu söylüyor. Buna katılmak ne derece mümkündür bir yana bu sözler bize bir zamanlar başbakan Erdoğan’ın İstanbul’a vizeyle girilmesini teklif etmensin hatırlattı. O günlerde Başbakan birçok kişiyi karşısına almıştı. Ama o sıralarda sanırım Hürriyetten Gazetesinden Murat Bardakçı, Osmanlının İstanbul’a girerken vizeye benzer bir uygulama içinde olduğunu aktarmıştı tarihi vesikaların şahitliğinde. Aşağıya alıntıladığımız Bardakçı’nın yazısını bir okuyalım:

“Memleket içinde seyahat etmenin izne bağlı olduğu eski devirlerde, bir vilâyetten diğerine gidecek olanlar ‘‘mürur tezkeresi’’ yani yurtiçi pasaport almadan yola çıkamazlardı. Uygulamanın maksadı iç göçü, özellikle de İstanbul'un nüfusunun artmasını önlemekti. Denetimler 18. yüzyılın sonlarına kadar sıkı bir şekilde uygulanmış, uygulama daha sonraları biraz gevşemiş ama ‘‘mürur tezkereleri’’ 1908 Meşrutiyet'ine kadar yürürlükte kalmıştı. Tezkeresiz seyahate kalkışanlar daha kendi şehirlerinin sınırına geldikleri anda geri yollanırlar, bir yolunu bulup başka bir şehre gidebilmeleri halindeyse dönmeleri neredeyse imkânsız olurdu. İstanbul'un idarecileri göçün önlenmesi için o kadar sıkı bir kontrol uygulamışlardı ki, sadece izinsiz gelenlerin değil, şehirden izinli olarak ayrılanların dönmesine bile engel olunmuş, bu kişiler İstanbul'daki evlerine dışarıda aylarca bekledikten sonra, ancak padişahtan gelen emirlerle kavuşabilmişlerdi.”

Tam olarak bu uygulama kimin zamanında ve nasıl başladı ve kime kadar, nasıl devam ettiğinin ayrıntısı yok yazıda ama fiili bir durumdan bahsediyor Bardakçı. Demek ki devlet Dersaadet’e girişlerde bir takım vizeye benzer uygulamaları önceliyormuş. Şehre girecek kişi kim, sağlıklı mı, sağlıksız mı, niçin girecek, girdiğinde kimin yanında ya da nerede kalacak, ne kadar ve nasıl kalacağını sorguladıktan sonra belli bir ücret mukabilinde şehre girilmesine izin veriliyordu. Hatta şehre kaçak girenler tespit edildiğinde okkalı bir ceza yazıyorlar ve derhal şehir dışı ediyorlarmış. Mış diyorum zira ben bu bilgiyi bir gazete yazısına dayandırıyorum. Gazete yazısı ne kadar doğru ve güvenilir diyenler çıkacaktır ama takdir edilecektir ki yazının çıktığı günlerde hiç kimse buna itiraz veya karşı söz veya da farklı bir söz söylemediğine göre güvenilirliğini artıracaktır. Yukarıdaki uygulama ne adına yapılırsa yapılsın apaçık bir ayrımcılık söz konusudur.

Bu noktadan Pala’nın temellendirdiği tezin çokta doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Demek ki bir ayırım varmış. Yok, eğer Sayın Pala, İstanbul’da yaşayanlarla taşrada yaşayanları ayrı tutuyorsa o başka.

Ben inanıyorum ki Divan Şiiri hiçbir zaman Anadolu’ya ya da benzer yerlere sanıldığı etkinlikte ulaşmamıştır. Ulaşsa bile bu ne kadar ses getirecekti?

Ben bu tür kıyaslamalarda nedense hep Yakup Kadri’nin Yaban’ını hatırlıyorum. Yaban’daki insanların Sayın Pala’nın eşitlediği insanlar içine girmediğini düşünüyorum. Bugün bile Anadolu ile İstanbul’un arasındaki uçurum kapanmamışken bile o zamanlarda böylesi bir değerlendirmenin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Temelinde Anadolu’nun, hattı Osmanlı Tebaası içinde Müslümanların hep ihmal edildiğini düşünüyorum. Belki bu tür durumların “Gerileme” ve “Yıkılma” devri içinde gerçekleştiği söylenebilir. Ama Osmanlı’nın yukarıda anılan uygulamalarının bütün dönemlerde var olmadığını kim söyleyebilir. Böylece konuya girdik. Devam edeceğiz.

Not: Bardakçı’nın yazısına ulaşmak isteyenler, http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-32912’ den ulaşabilirler.


Son Güncelleme ( Perşembe, 29 Mayıs 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
Top! -0.00002 sn. Top!