|
Çarşamba, 22 Ağustos 2007 |
Mesut ÖZDEMİRYAZININ KALICILIĞI Yazı ile ilgili ilk akla gelen cümlelerden birisi “ söz uçar yazı kalır.” deyişidir. Acaba bu sözle sözün kısa sürede yok olacağı, yazının ise kalıcı olduğuna mı vurgu yapılmaktadır? Peki, o zaman kalıcılık nedir? Kalıcı olmak ne gibi bir artı değer üretmektedir? İnsanın kalıcı olana meftuniyeti nereden gelmektedir? Ya da yazının kalıcı olma vasfiyeti ile kendisine değer atfedilmesinin maddi bir karşılığı var mıdır? Değerli oluşu bizatihi bir özellik midir? Yoksa arızi midir? Yazının niteliğinin, nev’ inin bu değerli oluşa katkısı ne ölçüdedir? Sözlü kültürün egemen olduğu toplumlarda yazı, geniş halk kitlelerinde yeterince ilgi ile muamele görmemiştir. Böylesi toplumlarda dinleyen kişi pasif konumuyla edilgenliğin rehavetine kapılmakta bir de tembellikle buluştuğu noktada düşünce üretimi kısır bir sürece girmektedir. O kadar ki bu kısırlık önce düşünceyi sonra da cümleleri kelimeleri ve daha sonrada harfleri yiyip bitirmektedir. Peki, bu şartlarda insanlar en azından duygularını ifade etmekten geri mi durmaktadırlar? Hayır, duygularını zaruret miktarı da olsa ifade etmeye devam etmektedirler. Ama duyguların ifadesinin başka zorlukları var. Onların başında da sözgelimi bu topraklardaki vakur insanların kendilerini ve muhataplarını söz konusu edecek cümlelerden ekseriyetle uzak durmaları gelir. Böyle insanların gün ortasında aynı mecliste bir arada otururken bile kısa sözler arasında uzun sessiz bekleyişleri vardır. Sözün seyyaliyeti vardır. Söz çok hızlı ve kısa sürede el(dil) değiştirebilir. Mukalemede edilgen olan ile etken olan hızlı ve karşılıklı olarak yer değiştirebilirler. Değimli ki insanın ayırıcı vasfı “natık” lığıdır. Birinin “natik” lığın olmadan, diğerinin “ insan “ın olmayacağını düşünürsek bu seferde sözlü kültür, yazılı kültür ayırımına takılacağız. Haddi zatında insan konuşma yetisini bilfiil ve mütemadiyen kullanmaktadır. Bu ayırım iki çatlı bir dal gibi değil; belki, tabii ve olağan (nötr ) durumun sözlü kültür olduğu; yazılı kültürün ise buna ilave bir hususiyet olduğudur. Yazılı kültürde ise ” kâtip ” aktifliğinin doruğundadır. Yazıyı okuyan dahi edilgenlik içinde bir aktiflik sergilemekte, düşünmekte, muhakeme etmekte, ölçmekte, tartmakta, değerlendirmekte ve yargılamaktadır. Bu yazdıklarımız yazının söze üstünlükleri kabilinden olan sözlerdir. Günümüzde sanal âlemde dolaşan sayısız söz ve yazı bulunmaktadır. Bunların sanal ortamda muhafazaları, elden ele dolaşmaları büyük bir serbesti içinde yürütülmektedir. Sanal âlemin hayatımızdaki yeri arttıkça; acaba ifade biçimleri olmaları bakımından tasnife tabi tuttuğumuz “yazı ve söz” ün yanına bir üçüncü ifade biçimini ilave etmemiz mi gerekecek diye düşünmeden edemiyoruz. Mesela şu “sunu “ denilen şey nedir? Hepimiz bu sunumlarla değişik platformlarda çokça karşılaşıyoruz. Yazı ve söz ayırım imkânı vermeden içinde sesin, görüntünün, yazıların, resimlerin, müziğin ve başka unsurların olduğu karma bir fasıl. Aynı anda sözlü, yazılı ve görsel kültürün bir arada bulunabildiği ve sanal âlemde sunulan bu ifade biçimine “ sanal kültür” de diyebiliriz. Sözlü kültürün dayanağı olan dil, sese dayalı bir olgudur. Konuşan ve dinleyen vardır. İletişim doğrudan ve güçlüdür. Konuşan konusunu sözcüklerle ifade ederken, sözü besleyen çevresel unsurlar söze güçlü manalar katar, yine dinleyen duyduğu kelimeleri kuşatan çevresel şartları da dikkate alarak dinlediğinde natikin maksadını derinlemesine anlama imkânı bulabilir. Hala en kritik kararların bağlandığı anlar sözlü kültürün sınırları içinde kalmaktadır. Sözcüklerin, sözlü kültürdeki icrası esnasında tebellür eden nefasetin ana gövdesi yazılı kültürde de mevcuttur. Zira aynı kelimeler bu sefer yazıya dökülmüştür. Yazılı kültürde biçim ve format ön plana çıkmış imgelerin algılayıcıların zihninde mükemmelen oluşması için yazı; biçimde sanatı, içerikte derinliği arar olmuştur. Yazar yazısını inşa ederken düşünce vadilerinde dilediğince dolaşır, geniş satıhlarda istediği kelimeleri seçebilir. Kurguları için vakit sınırlaması da bulunmamaktadır. Yazılı kültürün en mühim hususiyeti bilgi aktarımında “ güçlü bir iletken” olmasındandır. Bu sebeple eğitim- öğretimin vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Yine düzenli bilgi birikimine imkân verdiği için “ tarihin hafızası “ olmuş buradan da keşiflere ve icatlara kapılar aralanmıştır. Çağlar itibariyle her ne kadar ilkin sözlü kültür çağının daha sonra da yazılı kültür çağının yaşandığı iddia edilse de bu yanlıştır. Bu ikisi eş zamanlı olarak tarih boyunca hep mevcut olmuştur. İlk insan Hz. Âdem (AS) ‘ a sahifeler verildiği bilgisi Müslümanlarca kat’i bir bilgi olarak kabul edilmektedir. Ancak orta yol olarak şu önerme yapılabilir. Dönemsel olarak sözlü kültürün ve yazılı kültürün baskın olduğu çağlar vardır. Yazımızın bu kısmına kadar “ söz uçar yazı kalır” sözüne matuf olarak sözlü kültür ve yazılı kültür çerçevesinde görüşlerimizi serdettik. Bu iki kültüre ilave olarak bugün artık “görsel kültür” olgusu ile karşı karşıyayız. Elbetteki el yapımı ve araç yapımı görsel kültür öğelerine, örneklerine, tarihin ilk dönemlerindeki kalıntılarda da rastlıyoruz. Ancak modern dönemde sözlü kültür ve yazılı kültür tahtını görsel kültüre bırakmış gözükmektedir. İnsanlar görsel kültürün araçlarından sadece ikisinin (televizyon, bilgisayar) karşısında saatlerini geçirmekteler. Bu kültürde pek tabi imgenin gücü ön plana çıkmaktadır. Kültürlerin aktörleri, araçları ve eserleri:Sözlü Kültür konuşan - dinleyen (dil- kulak) söz Yazılı Kültür yazan - okuyan (el- göz) yazı Görsel Kültür yapan - izleyen (el,dil- göz-kulak) yapıt Sanal Kültür sunucu - seyirci (ışık,ses- göz, kulak) sunum 27.06.2007 Çarşamba
|
|
Son Güncelleme ( Çarşamba, 22 Ağustos 2007 )
|