| DİVAN ŞİİRİ |
|
|
|
| Pazartesi, 20 Ağustos 2007 | |
|
DİVAN ŞİİRİ Divan Şiiri büyük bir hazine gibi ortada duruyor. Bazıları hâlâ ondan bir şeyler devşirmenin imkânlarını ararken bazılarını da Divan Şiiri karşısında bir türlü yutkunmadan öteye gitmeyen bir tutum içinde olduğunu görebiliyoruz. Bu tutumun nedeni eski, tarihî ve yıkılmaya yüz tutmuş evlerin bazen hak ettiğinden fazla teveccüh ile karşılaşması mı bilinmez ama Divan Şiiri ile günümüz insanının arasında bir mesafe olduğunu herkes kabul eder. Bu mesafe kimilerince ulaşılmaz addedildiği gibi kimilerince de tarihin çöplüğüne yakın olma şeklinde görülmesine neden olur. Öyle ya da böyle kanımızca Divan Şiiri, bizim durduğumuz yerden bakıldığında bir takım yaşamsal dokularını kaybetmiştir. Bunun yanında kimse Divan Şiirini görmezlikten gelemez. Hal böyle iken biz yeniedebiyat.com olarak ilk günden beri söyleyegeldiğimiz, şiirimizin köklerini ve yeniden toparlanmasını İslam Öncesi Arap Şiirinden tutun, Müslüman halkların İslam olmadan öncesinde ve sonrasında süre getirdiği şiirin içinde aramalıyız, düşüncesinde divan şiiri nerede durmaktadırını nereye oturtacağız? Elbette söylediğimiz şeyler adı geçen eskilerin aynen günümüzde hortlatılması gerektiği şeklinde anlaşılmasın. Bu tartışma konusu itibariyle farklılık arzettiği için geçmek zorundayız ama en azından Divan Şiir’ini zaviyesinden sesli düşünmemize devam edeceğiz. İster sözkonusu şiir evrelerinin ve isterse Divan Şiiri’nin kazanımları açısından değerlendirilmesinin gerektiğini düşünüyoruz. Bu yönüyle elbette Divan Şiiri, en son son olması açısından dikkatleri diğerlerinden daha çok üzerinde çekmektedir. Bu nedenle işi faydaya çevirmek adına şöyle bir soru ile devam etmeliyiz: Divan Şiiri’ne nasıl ve nereden bakmalıyız? Ataç bir yerde, “Nef’î’yi, Nailî’yi, Bakî’yi sevmiyorum diyemem. Fakat bugünkü fikrimle onlarla nefret ederim.” diyor. Buradan anlaşıldığı üzere Ataç’ın bir tavır alması söz konusu. Ataç’ın ki gibi olmasa da Divan Şiiri’ne tavır alınması belki bazı sorunları çözebilir. Öyle ya bugün Divan Şiiri ile neslimizin arasına “Bünyeye doz aşımı yapacağı” düşüncesi girmiştir. Bu tanımlamaya katılanların yanında bundan rahatsız olanlar da olacaktır elbette. Bilindiği gibi Divan Şiiri, evlatlarından ilk yarayı aldığının üzerinde 150- 200 yıl geçmiştir. Biz bir anlamda Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ını da bu çerçevede değerlendiriyoruz. Bu konuya bir ara temas edeceğiz ama Tanzimat Şiir, Servet-i Fünun Şiiri hırçınlığını her geçen gün artırmasına rağmen Divan Şiirinin çekilme hareketine çok sonra girdiğini görüyoruz. Öyle ki Garipçiler bile var olma planlarını Divan Şiirinin yıkılmasına bağlamışlardı. 950’li yıllarda hazin bir şekilde ölen Orhan Veli ve şurakası adeta Divan Şiiri’nin değillemesini yaparak kendilerine yol açmaya çalışıyorlardı. “Yol açtılar mı, açtılarsa ne kadar yol açtılar?”, “Orhan Veli o yıllarda ölmese idi yol açmaya devam ederler miydi, yoksa daha sağlıklarında bundan vazgeçmeye başlamışlardı?” sorularının cevaplarını edebiyat tarihçilerine bırakalım ama bu yıllarda Haşim’in ve Yahya Kemal’in şiirinin Divan Şiiri’ne kavgalı olmalarına rağmen, onlara yapılan saldırıların sanki Divan Şiiri’ne yapıldığını ve bu durumun garipliğini aktarmadan geçmeyelim. Bunun yanında Haşim’in ve Yahya Kemal’in şiirinin, Osmanlı Şiir geleneği içinde değerlendirilmesi, en azından Genç Cumhuriyetin şairleri tarafından algılanışı bakımından, geçmişin temsilcisi olduğun görüyoruz. Her ne kadar da iki şairin şiirinin de milletimizin şiir serüveni dahilinde batı etkisi ve yeniden formlandırılması çabalarından izler taşısa da Divan Şiiri içnde değerlendirmenin esas olacağını düşünüyoruz. Bunu en azından Yahya Kemal’ce “Divan Şiiri’nden hoşlanmadığı” ifade edilse de ona karşı yıkıcı niyetler taşımadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. En azından “birileri” onları bu çerçevede değerlendirmekte idi. Yukarıdaki tezimizde az önce belirttiğimiz gibi Yahya Kemal’in hoşlanmasa ve sevmese de o geleneğin mirası üzerinde at koşturması gerçeğinden güç alarak ısrar edebiliriz. Bu haliyle zaman zaman Divan Şiiri’ni diriltmeye hevesli şairler kadar onun sermayesinden bir şekilde harcamak isteyen şairlerinin, Divan Şiiri’nin varlığından ve dev yapısından ürktüğünü söylemek sanırım yanlış olmaz. Çünkü Tanzimat, Meşrutiyet sonrası şekillenen Cumhuriyete geçiş uzun bir süreç olduğu kadar oldukça hızlı ve geniş değişimlere sahne olmuştur. Temelini Medeniyetimiz’in yenildiği olgusunu üzerine kuran bir anlayış, Osmanlı aydının öncülüğünde başlayan bir tahribat, bir yıkım hevesi uğraşısı içine girmiş; adeta yeniden bir millet meydana getirmenin adımlarını acele ile atmışlardır. Buna rağmen her zaman Divan Şiiri yanlıları ve devamlılığını isteyen şairler olagelmiştir. Bunlarda zoraki bir ses kısıklığı yanında kabuklarına çekilmenin arttığını görebiliriz. Muallim Naci gibi geçmişte temsilciye sahip böylesi bir gelenek içinde olanlar günümüzde de aruz ile şiir yazma çabası içinde olmaya devam etmişlerdir. Hem geçmişte oluşan şiir dağlarının gölgesinde olmaları hem de geçmişin azametinden çeşitli nedenlerle uzak, bilgi azlığı yaşamaları onların sesini çok net, gür bir şekilde duymamıza engel olmaktadır. Gerçek şu ki bu çaba gittikçe eriyen ve gözden kaybolan bir eşyanın başına gelen bir hal alması ile sonuçlanacaktır. Elbette sürekli ikiye bölünen bir elmanın bir süre sonra gözden kaybolduğunu söyleyemeyiz ama gittikçe bildik elma görüntüsünden de hızla uzaklaştığını söyleyebiliriz. Biz eğer yıkıcı değiştirmecileri yenilgi sonrasının “yenenler gibi olmadığımızca kaybedeceğiz” diyenler zümresi ile remzedersek, Muallim Naci gibi ve devamlarını da, “ her ne olursa olsun kendimiz kalmalıyız. Yeter ki içimizdeki çürük yumurtaları uzaklaşmayı başaralım” cılarla remzetmek zorunda kalacağız. Peki, “Biz, biz olarak kalalım ve düşmanın silahi ile silahlanalım” cılar kimlerdir? Doğrusu bu soruya çok net cevap vermek mümkün değil. Çünkü Akif gibilerini bu çerçeve içinde değerlendirirsek “etkinliği sağlayanları” ne ile değerlendireceğiz. Bunun yanında zaman zaman bu görüntüleri veren şairler olmuştur; ama bu şairleri gerçek anlamıyla bu zaviyede görmek mümkün değildir. Bu anlamda II. Yeni’den Sezai Karakoç’u bu böylesi bir pozu verirken görmek mümkün iken hareket noktası itibariyle ayağını cesaretle diğer çemberlere atamadığını söyleyebiliriz. Bunu biraz Da rövanşı alıcı olarak durulmadığı yönüyle söyleyebiliriz. Belki bu basamağın ilkini kurucu ve etkileyicilerini bu yola sevk etmeleri ile bu duruma en yakınları olarak görmek mümkün iken istenilen noktanın tedriciliği ve Sezai Karakoç’un bireyselliği tercih etmesi buna mani olmuştur. O halde “tekâmül” gereği bu kişileri sonrada aramak gerekiyor. Zaman zaman ışığını veren ve bir araya gelme ile ışığının güçlenmesini düşünen kişilere projektörü çevirmeliyiz. Hani kimilerinin “80 Sonrası Türk Şiiri” diye adlandırdığı kişilerin devamına… |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 22 Ağustos 2007 ) |






