| ŞİİRİN YÜKÜ |
|
|
|
| Pazar, 19 Ağustos 2007 | |
|
ŞİİRİN YÜKÜ Şairin siyasal yanı olmalı mıdır? En azından şiirinde siyasal bir yanlılık olmalı mıdır? Siyasal yanı olan şairlerin şiirleri mi daha şiirdir yoksa siyasal yanı olmayanların mı? Siyasal yanı olmayan şairler var mıdır? Salt şiir mümkün müdür? Mümkünse nasıl olmalıdır? Soruları uzatmak mümkün… Bu soruların tümüne cevap verebilmek için önce romanın yükü olmalı mıdır? Hiç yükü olmayan roman var mıdır? Yazılabilir mi? Varsa veya yazılabilirse nasıl yazılmış/yazılmalıdır? Sorularını cevaplamamız gerekmektedir. Romanın yükü olmaması günümüzde en tercih edilendir. Yani bilgi vermeye çalışan, bir öğretiyi aşılamaya çalışan okuyucuya sağlıklı bir şekilde ulaşmaları hayli zordur. Ulaşsa bile okunmasındaki zorluklar nedeniyle romandan çok bir parti programını andırır yönüyle roman olmaktan çıkar. Olanlar da roman sayılmamıştır kimi eleştirmenlerce. Anlayacağınız romanda yük pek istenen bir şey değil. Bunun yanında roman hiçbir söylememelidir diyenler bile romanlarında sırf bu tutumları nedeniyle çok şey vermeye çalışırlar. O halde galiba kilit bu bir şey vermenin nasıl olabileceğindedir. Bu soruya ustalar bir romanda olabilecek yükün suda şekerin erimesi gibi olmalıdır derler. Şekerli suyu içtiğinizde boğazınıza şeker tanecikleri değmez. Değiyorsa o şekerli su değil şeker ve sudur. Bu anlamıyla fen derslerinde öğretilen karışım türlerinden heterojen bir yapı arz eder. Bu nedenle homojen türde olması tercih edilir romanda yük. Şiir için de aynı benzetmeleri yapmak mümkün müdür? Tabi burada şiirin roman kadar suyunun bol olmadığını; olmamamsı gerektiğini burada hatırlatmak gerekiyor. O halde biz şekerli su yerine başka bir benzetme aramalıyız şiir için. Keçiboynuzu. Evet keçiboynuzu benzetmesi şiir için geçerli olabilir. Ne de olsa katı bir şey. Suyu az anlamında. Keçiboynuzu yiyenler bilir, bir tatlı kısma ulaşmak için bütün keçiboynuzunu tüketmeniz gerekir. Bu tatlı kısım olmayan yerler yerken insanda ağaç kabuğu yermiş gibi bir his verir birçoklarına. Bu nedenle ben kendi payıma yemekten pek hoşlanmam. Ben bunun yerine iğde yemeyi tercih ederim. Güzel ve olgun bir iğde tıpkı leblebi gibi uzaktan bir defada ağza atılabilir. Bu yönüyle iğde yediğini göstermek istemeyenler için idealdir. Hafif ekşimtırak tatlı lezzetindeki iğde hele bizzat dalından koparılarak yeniliyorsa muhatabına farklı dakikalar yaşatır. Gerçi iğde yerken de sürprizlere açık olmanız gerekir. Bu nedenle bildik ağaçları veya bildik kuruyemişçileri tercih etmelisiniz. Yoksa yerken yanınızda su olması gibi şanslı anlarınızdan birini yanınızda taşımanız gerekebilir. Yok yanınızda su olmama gibi duruma rağmen boğaza unumsu yapısı ile sıkıntı çıkarabilecek iğde bütün bütün böylesi şeyleri yeme hevesinizi kabusa çevirebilir. İyi bir şiir, bir defasında yenebilen ve ağızda kötü sürprizlere açık olmayan bir iğde gibidir. Bir kere onu yemek için uzun bir süreye ihtiyacınız yoktur. Ağzınıza attığınızda kendine has tadı ve kokusuyla sizi olduğunuz yerden farklı yerlere/ düşüncelere götürür. “Hımm!” dersiniz, “güzelmiş” demeye devam ederken. “Etkileyici” dediğiniz de olur. İlk defasında kötü bir sürprizle karşılaşmayan kişi bundan sonrakileri hiç tereddüt etmeden ağzına atmaya devam eder. Gerçi zaman zaman özellikle kabak çekirdeği yerken olduğu gibi bir avuç iğdenin içinden bir iki nahoş olanlar da çıkabilir. Bu durumda ya daha önce yediklerimizin hatırına onu da mideye indiririz, ya da nahoş olanı bir mendil marifetiyle ağzınızdan çıkarır; kimse görmeden uygun bir yere bırakırsınız. Ama baktınız sonrakilerde de tatsızlık halleri devam ediyor. “Bunun üst tarafı iyi idi. Kötüleri alta koymuşlar. Tadı iyiden iyiye bozuk.” Dersiniz ve çöpe atarsınız. Nadiren de olsa hiç kötü sürprizlerle karşılaşmadan yiyip yuttuğunuz iğdeli günlerde çıkar karşınıza. İyi bir iğde yiyici olursunuz. Böylesi iyi iğde yiyicilere tavsiyemiz, siz yinede ihtiyatı elden bırakmayın, olacaktır. Bir keresinde iğde sever bir dostum kendisine eski yıllardan kalma bir iğdeyi yemesi için verildiğini anlatmıştı. Hem de daha önce severek yediği ağaçtan alınmış. O gün bugündür dostum o iğde yememeyi şiar edinmişti. Zira çok uzun bekleyen iğdelerin zamanla tadının bozulduğunu ve içeriğinin kum gibi oluverdiğini birçok kişi bilir. Ee, hemen her şeyin tazesi makbuldür. İtiraz edenler bir önceki cümleyi tekrar okusun. Tüm bunların yanında şiiri hurmaya benzetenler de yok değil. Onlara göre taze hurma yemek size karın ağrısı olarak geri dönebiliyormuş. Bu nedenle taze hurma yememeye yemin olan arkadaşlar da varmış. Bunlar hurma yemek istedikleri zaman eski hurmaları tercih ediyorlarmış. Böylesi bir arkadaşın bana bir hatırlatması olmuştu: -Eski hurma yiyeceksen önce şöyle bir eline al, sağına soluna iyice bak. Rengi, şekli, berraklığı bozulmamışsa; eziği, çürüğü yoksa rahatlıkla yiyebilirsin. Yok saydığımız şartlara uymuyorsa içinden büyük bir ihtimalle kurt da çıkabilir. Böyle bir durumda hurmayı kimseye göstermeden bir köşeye ayır; zira çekirdeğini ekebilirsin, demişti. Burada başta olduğu gibi, “İlla ben keçiboynuzu yiyeceğim.” diye ısrarcı olanlara müdahale etmemiz mümkün değil. Zira zaman zaman insanların kazma sapı bile kemirdiğini görenler yok değil. Atakent/19.08.2007 |
|
| Son Güncelleme ( Pazartesi, 20 Ağustos 2007 ) |






