www.hiperteknoloji.org
yeniedebiyat Advertisement
Pazar, 05 Eylül 2010
 
 
Flaş Haber

Siz de yeniedebiyat.com'da yazmak ister miniz? İlgilenenler kısa özgeçmişlerini bize gönderebilirler.

 
TEKÂMÜL NEDİR? PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 18 Ağustos 2007

TEKÂMÜL NEDİR?

            Arnold Toynbee’nin medeniyetleri değerlendirmeyi konu alan kitabı beni hayatta en çok etkileyen, düşündüren ve düşünme serüvenimde etkisini her zaman hissettiğim kitapların başında gelir. Bundan uzun bir süre önce okumuştum. Üniversitede bir ders için. Bu kitabın beni bilinen bir nokta olan İslam Medeniyeti’nin Batı Medeniyeti’ne yenilmiş olması gerçeği ile yüz yüze getirmesi mi onu önemli kılan bilemiyorum; ama düşünce yapımın temel noktasına oturmuş olması realitedir. Öyle ki ondan sonraki okumalarımda, düşünmelerimde gelişen, oluşan süreç mutlaka o kitabın tezleri etrafına dizilmişler; ona göre şekil ve pozisyonlar almışlardır.

            Kitapta beni etkileyen hali özetlemek, bir iki cümle toparlamak isterim. Yoksa varolan duruma sevinen biri olduğum düşünülebilir. Elbette böyle değil.

Benim de içinde bulunduğum Ümmet, İslam Medeniyeti, yenilenlerin zümresinde yer almıştır uzun medeniyetler mücadelesi sonucunda. İslam medeniyetini temsil eden Osmanlı İmparatorluğu hâlâ tartışılan ve tartışılmaya devam edilecek nedenler sonucunda yenilmiş, geri çekilmiş ve en nihayetinde dağılmıştır. Bir zamanlar İmparatorluğun sahip olduğu topraklar üzerinde bugün ellinin üzerinde ulus devletler ve devletcikler kurulmuştur/ kurdurulmuştur.

            Bunların hepsi yenilmiş olmanın tezahürleridir. İşte benim Amerika’yı yeniden keşfetmemi çağrıştıracak kadar yüz yüze kaldığım/ bildiğim bir gerçeği bahsi geçen kitap adeta yüzüme çarpmıştır. Yazılma nedeninde böylesi bir amaç güdülmüş müdür diye herhangi bir tartışmaya girmeden bir yerde yenilenler olduğuna göre orada mutlaka bir de yenen söz konusu olduğu noktadan devam edelim.

            Yenenler, uzun bir zamanlarda karanlığa gark olmuşluklarını fırsata dönüştürerek tarihlerinde hükümran bir sayfayı açtılar. Nasıllığı, niçinliği her iki zaviyeden de tartışılabilir ama biz, bize gerek olan yerden alıp devam edeceğiz. Bu devamı da nesillerin idamesindeki ayrıntılarda arayacağız.

            Ben, Yahya Kemal’in Paris’ten dönüşü sonrasında “halkına açıklayamadığı” şeyleri ve onun dönemine düşen sancıları, bu yenilginin tezahürlerinde görüyorum. Yahya Kemal’in nesli inancını kaybetmişti. Öncekiler tartışıyorlardı; sonrakilerin gündemlerine bile almadılar. Daha doğrusu yok saydılar; görmezlikten geldiler.

            Yenilgiye maruz kalanların ilkleri, bu durumu sorgulayanlar bir şeylerin ters gitmesi ile bundan haberdar oldular. Haşim inancı söz konusu eden son nesildi. Gerçi söz konusu ettiği inanç yaşadığı topraklarda bilinen bir inanç değildi ama I. Yeni yani Garipçiler, Haşim’e bu nedenle saldırmışlardı.

I. Yeni hem inancını kaybetmişti hem de güvenini. Pusulaları da yoktu. Daha doğrusu gemiye binerken pusulayı suya atmışlardı. Diğer gemilerin tersine giderek rotalarını belirliyorlardı. Haşim’e kadar hemen herkes az ya da çok kopuş yaşamışlardı büyük bedenden. Yahya Kemal’de ve Haşim’de görülen ayakta duruş, inanca pamuk ipliği ile bağlılıklarıydı.

            Yukarıda söz konusu olan kitabı okuyanlar bileceklerdir, yenilenlerin önünde iki seçenek vardır. Bir, yenilgiye boyun eğmek ve mücadeleden vazgeçmek. Bu başkalaşmayı ve peşinden de yok olmayı, en azından ana kütlede sırıtır bir hal almayı doğurur. İki, yenilgiye karşı harekete geçmeyi düşünenler. Bunların da önünde iki seçenek vardır. Bunlar ya karşı harekete geçme yolunu ya “kendi”leri gibi kalmayla devam ettirecekler ya da düşmanın silahı ile silahlanmayı seçecekler. İslam coğrafyasında “kendi” kalmayı seçenler genellikle geleneksel kalmayı dolayısıyla da kabuklarına çekilmeyi tercih etmiş olanladır. Bunları daha çok Kuzey Afrika’da görebiliriz. Buradaki Müslüman halklar mücadeleyi geleneksel yöntemlerle yapmışlar ve lokal başarılar sonrasında uzun sömürge durumları yaşamışlardır. Daha sonra 950’li yıllarda birer birer bağımsızlılarına kavuşmuşlardır. Ama bu bağımsızlığa kavuşmaları dini argüman ve yöntemlerle değil, yine “düşman”ın içinden çıkan farklı bir düşüncenin tezahürleri sayesinde olmuştur. Buralarda başlayan bu yapılanma hâlâ birçok ülkede biraz değişikliklerle devam etmektedir.

            “Düşman”ın silahı ile silahlanmayı seçenler, hemen hiç vakit kaybetmeden düşmanı tanımaya girişmişlerdir. Fakat ne yazık ki bu iyi niyetli girişimler sonucunda gelinen nokta istenen ve beklenen noktanın çok uzağına düşmüştür. Bu grupların başında Türkiye, bir yönüyle de İran vardır. Yani Arap olmayan Müslüman ülkeler.

Dikkat edilirse bu ülkelerde mücadele zaman zaman hızını ve yönünü küçük sapmalarla değiştirse de devam etmektedir. Fakat mücadele tek cephede değil en az iki cephede devam etmektedir. Birinci grup daha önce zikrettiğimiz ve “din terakkiye engeldir” remizli düşünceleri ile özetleyebileceğimiz mücadeleden vazgeçip “onlar gibi” olmayı teklif edenlerdir. Bunlar bu ülkelerde yenenlerin uzuyan kolları gibi vazife görmeyi tercih ederek enerjilerini iç çekişmelerde harcamaktadırlar. Diğer grup ise yenenlerin teknolojilerini transfer ettiklerinde birçok sorunlarının ortadan kalkacağını düşünenlerin evlatları ya da torunlarıdır. Bunlar enerjilerinin birçoğunu iç çekişmelerde harcanmasına kaçınılmaz olarak girmişlerdir. Devamında hâlâ yenenin dışında ciddi tezler geliştirememiş halleri ile bu grubu da çözüm bulmuş olarak niteleyemeyiz. Ama en azından bir argüman geliştirme süreci içinde olmak onları birçok açıdan ön planda görülmelerine neden olmaktadır.

Burada yenenlerin yendikleri ile kalmadıklarını yenilenlerinin her sürecini kontrol ettiklerini ve sürekli gelişim içinde olduklarını zikretmenin gereği var mıdır bilinmez ama bunların sık sık aktör veya partner değiştirdiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ee, ne de olsa “düşman” silahını durduk yerde vermez. Verse de bir hesabı vardır. Bu nedenle yenenler çıkarları doğrultusunda tez ve aktör değişimini yapmaktadır. Şimdilerde yenenler belki de kaçınılmaz olarak aktörlüğü kendilerinin başına iş açabileceklerini düşündüklerine vermişlerdir. Bunları geçmemiz lazım çünkü henüz bu konuda en azından Türkiye için bir şeyler söylemek erken ve konumuz dışı. Biz devam edelim.

Garipçiler birinci gruptan olduklarından ve daha fazla argüman geliştiremediklerinden çabuk tükendiler. Böylesi bir şansları var mıydı bilinmez ama o yıllarda Yahya Kemal ve Haşim ölmüşlerdi. Haşim fiziken, Yahya Kemal kültüren… Bu arada Haşim’in Yahya Kemal’den önce ölmesine rağmen ondan sonra saymak ne garip değil mi?

            Garipçilerden günümüze birçok kuşak ad almaya çalıştı. Alanlar da oldu. Örneğin II. Yeni ve başkaları… Ben lafı “80 Sonrası Türk Şiiri” diye adlandırılan ve adlandırlmak istenen yenilgi yaşamışların torunlarına getirmeye niyetliyim. Ama oraya gelmeden bir soruya cevap bulmamız gerekiyor. Bu soru, “Tekâmül nedir?” sorusudur. 

            Hz. Adem yaratılmadan önce her yer günlük güleçlikti. Hz. Adem yaratılmak istenince İblis kibirlendi ve yaratılacak olanı veya olacakları engellemek için “ayartmakla” tehdit ederek bir hamle yaptı. Hz. Adem’in yaratılacağı düşüncesi bir hamle midir sorusu ilahiyatçıların işidir ama biz biliyoruz ki Hz. Adem’in yaratılışı bir hamle idi. İblis bu hamleye karşılık Hz. Adem ve eşini cennetten kovdurarak karşı hamle yaptı. Hz. Adem’in tövbesi de İblis’e karşı hamle idi. Sonra Kabil, Habil vakası vs. ve peygamberlerin her birinin varlığı ve varışı birer hamledir. Bu hamlelerin karşısına mutlaka en az bir hamle ile cevap verilmiştir.

            Her hamle bir öncekini eskitti. Eskitmeye devam edecek de. Ve geliyoruz “Tekamül nedir?”e.

            Tekâmül sözlüklerde kemâl bulma, olgunlaşma, basamak basamak meydana gelen değişme, şekil değiştirme ve gelişme, kemâle erme, evrim şeklinde açıklanmaktadır. Bizce ise hamleler silsilenin bir önceki hamleden beslenerek ve karşı hamleyi iyi okuyarak ona cevap vermek şeklinde hamle üretmektir. Burada ister her iki hamlecinin en çok karşı hamleciden faydalandığını ve kendi hamleleri öncesindekilerden beslendiğini ve giderek öyle yapmalarının zorunlu olduğunu hatırlatmanın bir anlamı var mıdır bilinmez ama bizler bunu tarihin içinde kalmada zorunlu görüyoruz. Öyle ya dünya düşünce tarihi zaman zaman yeni açılımlar getirmeyi başarmış olmasına rağmen her zaman bu yöntemler ya geçici olmuşlardır ya da sunîlikleri nedeni kabul görmemişlerdir.

            Gerçek şu ki Türkiye, Çevre’nin Merkez’e akışını yaşamaktadır. Çevre, Merkeze akarken doğal olarak Merkez buna karşı koymaya çalışmaktadır. Burada “Yapabilir mi?” sorusundan ziyade “Yapmalı mıdır?” sorusu hayatiyet arz etmektedir. Burada birkaç faklı durumlar karşımıza çıkmaktadır.

Birincisi sürecin olgunlaşması için yapmasının zorunluluğu vardır. Yapmaz ise bilinmelidir ki o zamanında merkez olmayı becerememiştir. Becerse bile merkez kalacak kadar diri değil imiş. Öte yandan Çevre için yapmak zorundadır. Yapmazsa Çevre hamleleri sonunda gerçek anlamda Merkez olmayı başaramaz. Bu “tekâmül” için kaçınılmazdır.

Bu zeminde her iki tarafta haklılığını ispatlamaya çalışır ama doğrusu biz hiçbirinin haksız olduğunu söyleyemeyiz. Bu durum “yapma” konusunda söylenenlere varır. İşte bu durum her iki kitle için kaçınılmaz olduğu kadar törpü vazifesi de görür. Birini yer iken diğerini ol’durur. Olması gereken bu ol’gunlaşmadır. Böyle olmazsa Merkeze Gelen canlı, diri olan değil, canlı olamayan, diri olamayan olarak ifade edilir. Böylesi bir şey tarih boyunca hiç yaşanmamıştır çünkü merkeze gelmek için tek şart en azından merkezi işgal edecek kadar diri olmayı gerektirir. İşin garip tarafı Çevre merkeze geldiğinde artık o bildiğimiz Çevre değil, merkeze gelmek için büyük değişimler ve evrimler yaşayan Çevredir.

Çevre merkeze gelince de yeni bir Çevre onu işgal etmeye hazırlanacaktır. Bu çoğunca düşünlerin ve merkezden atılan ya da kaçanlar tarafından oluşan zümrelerce kurulur.

Bahsettiğimiz şeyler yeni şeyler değil. Bunu birçok tarihçiden, sosyologtan, antropologtan duymuşsunuzdur; duyarsınız. Bizimle başlamadığı gibi bizle de bitmeyecektir bu durum.

Tekâmülün sadece karşı hamlelere verilen tepkilerden ibaret olmadığını daha önce söylemiştik. Bu anlamda Fuzulî’nin, Nedim’in Bakî’nin ol’uşturduğu dilin yanında, “Yeni bir dil meydana getirdim.” diyebilen Şeyh Galip’in tavrını yine bu tekâmül içinde aramalıyız. Düşünün bir kere belki de Şeyh Galip’in bütün divanı Fuzulî’nin bir beytinden daha az kıymette iken geçmişin yorumunu ve hamurunu yaparak çağında bir edebi malzeme oluşturabildiği için bu sözü diyebilecek cesareti bulmuştur. Bu cesaret midir? Cesarettir aslında ama cüret edebilmekle oluşan bir cesarettir.

Cüret etmek kelimesi ile cesaretin ne kadar ilişkisi vardır bilmiyorum ama ister hamle sonrası hamle, ister söz üstüne söz katmanlarını göz önüne alalım ve ayarı ne olursa olsun her sözün, her hamlenin bir öncekinin tekâmülü olduğunu görmeliyiz. Bunun yanında başka sorular var mıdır? Elbette vardır. Var bütün sözü burada söylemek yerine yazıda yerini kompoze edemediğim bir iki paragrafı eklemek istiyorum:

Birincisi, hani bir ilahiyat hocası, “Ebu Hanife yaşasa idi benim öğrencim olurdu.” demiş ya haklı aslında. O zamanki Ebu Hanife ulaşılan, oluşan bilgiler açısından ancak o hocanın olabilirdi; ama o zamanki Ebu Hanife olmasa idi o hoca, “hoca” olabilir miydi?

İkincisi, poetikası ve düşüncesinde “kasaba” kavramı önemli bir yer tutan Sezai Karakoç’un zamanında yani 950’li yılları iyi okuduğunu biz buradan görebiliyoruz. Evet, o yıllarda kasaba önemli idi. Çünkü şehir ile köyün tam ortasında duruyordu. Bugün bakıldığında kasabanın ilginç bir şekilde atlandığını görüyoruz. İşte bu nedenle Üstat kasaba sıcaklığını arıyor. Çünkü o sıcaklık şehirli insanımızda yoktur. O halde şehir sıcaklığını nerde arayacağız? Bence o sıcaklığı “törpü”nün vereceği sıcaklıkta bulacağız. Gerçi bu sıcaklık birilerini yakacak ama birilerinin de içini ısıtacaktır. Kasaba olgusu ise günümüzde çok geride kalmış bir hayaldir. Zaten Üstat, yirmi, yirmi beş yıldır şiir yazmıyor.

Sözü “80 Sonrası Türk Şiir”ine bir türlü getiremedik. Nasipse sonra…  

  
Son Güncelleme ( Cumartesi, 18 Ağustos 2007 )
 
 
Top! 0.00002 sn. Top!