| ŞİİRİN SAVAŞI |
|
|
|
| Cumartesi, 11 Ağustos 2007 | |
|
ŞİİRİN SAVAŞI Günümüze kadar şiir kendisini varedebilmek için kendisinden önceki şiirle kavga etmiş; etmek zorunda kalmıştır. Bu yönüyle yıkıcı bir yöntem uygulaya gelirken her şiir öncü şiirlere/ şairlere ihtiyaç duymuştur. Bugün bahsini duyduğumuz her şiir ya bu kavgadan galip gelmiştir ya da mevzi kazanmıştır. Bir süreliğine de adını ve şiirini duyurmuş olanlar kendisinden sonra gelen şiirlerle yaptığı kavgayı kaybetmişlerse tarihin çöplüğünde yerini almışlar ve belleklerden silinmişlerdir. Tarih boyunca hiç kaybetmeyen şiir var mıdır bilinmez ama insanlar çağlar boyunca şiiri hep yanlarında bulmuşlardır. Hal böyle iken mevzi kaybedenler de çekildikleri mevziyi korumaya çalışmışlar; esas alana kolay kolay çıkmamışlardır. Halk Şiirinin burada olduğunu düşünmekteyiz. Şairleri de öyle görmek mümkündür. Her ne kadar da şairler bir gelenekten beslenseler de var olmayı ancak beslendikleri geleneğe savaş açarak ve kazanarak sağlayabilirler. Şairlerin şiirin kendileri ile başladığını ve kendileri ile nihayet bulacağı düşüncesini işte burada arayabiliriz. Şimdilik bu konumuz değil. Geçelim. Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı şairlerin hırçınlıklarını, yıkıcılıklarını ve kavgacılıklarını anlayışla karşılamak lazım. Yıkıcı şairlerin öncü şiirlerine örnek vermek gerekir mi ama birkaç tanesini saymanın zararı da olmaz sanırım. Şeyh Galip’in Hüsnü Aşk’ı, geniş ve köklü bir geleneğin içinden gelmesine rağmen hem yıkıcı hem de öncü şiir niteliği taşıyabilmesi özelliği ile şairine, “Yeni bir dil meydana getirdim.” dedirtebilmiştir. Orhan Veliler’in hemen tüm şiiri kasıtlarını bile gizlemeye gerek görmeden yıkıcılıkları ile ortaya çıkmışlardır. Hecede N.Fazıl’ın Kaldırımlar’ı ve Sakarya’sı bu gözşe görülebilinecek şiirlerdendir. Bu nedenle birçok şiir düşünürü ve eleştiricisi şiirde hece’nin N. Fazıl haliyle son bulduğunu söylemişlerdir. Aslında örneklemeye gitmenin ya da devam etmenin bir anlamı yok çünkü bugün varım diyen ve zamanında var olan ne kadar şiir varsa bu var kalabilmelerini yıkıcılıklarına ve öncü oluşlarına borçludurlar. Bu durum kaçınılmaz mı? Eğer kaçınılmazsa bizim, İslam Öncesi Arap şiirinden bugüne toparlamaya çalıştığımız şiir yaklaşımı/ yeniedebiyat’ı nasıl dünyaya sunacağız. Aklıma bunları söylerken şiir adacıkları geldi. Nasıl ki 19. yüzyıl coğrafyası ulus devletlerce paylaşılmaya başlandı ise şiir bütününü de şiir adacıklarına ve şiir adalarına sulh içinde paylaştırabiliriz. Bugün sorunsuz ve savaşsız bir dünya sunmak nasıl ki mümkün olmuyorsa şiir adacıkları ve adalarının da savaşsız kalmayacaklarını kabul etmeliyiz. Öyle ya enerji burada. Ama bu enerjinin heba olmaması da gerekir. Bu noktada üst bir yapı enerji kaybını minimize edebilir. Bunları hayal içinde savaşsız bir şiir alanı sunarak sunmayı düşünmüyoruz elbette. Biz bu savaşsızlığın meyvesi olarak gördüğümüz bereketi kendi elimizle yok olmasına müsaade edeceklerden değiliz. Bunun zamanı geldiğinde “Bu, budur!” diyebilecek bir erkle tesis edilebileceğini de zorunlu görüyoruz. Fakat bu erk, ikindi veya sabahleyin oluşan bir gölgenin değil ekvatorda gündüz tam on ikide ölçme ile sonuçlanan bir erk olmalıdır. Yoksa ceberutluk bu alanda da çok görülmüşken bizimde onlarla anılmamıza rıza gösteremeyiz. Günümüzde sulh adına savaş çıkaranların dayanağı nasıl ki güç ise güçsüzlüğün kapıya konacak bir şey olmadığının elbette bizler de farkında olan bizler verimli bir şiirin dünyaya sunulabileceğini görebilmekteyiz. Hele de şiirin ruhlara verdiği dinginliğin cennetteki insanlar arası ilişkiyi çağrıştırması bize mutlaka arkasından gidilesi bir çerçevenin oluştuğunu remzeder. Alören/ 08.08.2007 |
|
| Son Güncelleme ( Cumartesi, 11 Ağustos 2007 ) |






