| AKIM AKIM DEDİKLERİ |
|
|
|
| Salı, 17 Temmuz 2007 | |
|
AKIM AKIM DEDİKLERİ Gelip dayandığımız nokta İkinci Yeni. İkinci Yeni varken –hâlâ varsa- neden bu arayış? Ama İkinci Yeni’nin karşılayamadığını görüyorum düşüncelerimizi. Sezai Karakoç dışındakiler oldukça sunî. Zoraki. Belki de Karakoç olmasa akım da denemezdi. Biraz da Cemal Süreyya’nın uğraşısı… Karakoç karşılıyor bazı düşüncelerimizi. Karşılayamadığı yerler daha çok… Her şeyden önce Sezai Karakoç’un “Kasaba” sıcaklığına bir yere koyamıyorum. Gelip dayanan enerjinin “Kasaba” köşesinde harcanmasına dayanamam. Belki de “kasaba” sıcaklığını şehrin soğukluğunda aramak en mantıklısı. Ama nasıl? Metropol köylere kasabalara bölünecek. Zaten var ve herkes muzdarip. Belki varoşlarda atan yürekleri koymakla halledilir şehrin ana arterlerine. Belki de Yesrib’i Medine yapan anlayış bun hedeflemişti. Öyle ya medeniyeti öncelemek olması gerekeni zorlayarak Bedevîyi yolcu kılacaktı. Hemşeri dernekleri gibi mi isteniyordu hedeflerine insanı koyan ve kollayan/kollamak isteyen kişiler? O da var. Bakın çok faydasını gördü ülke ve İstanbul. Krizde, yangında, talanda. Ya bir sonraki adım. Yok. İşte burada tıkanış. Bunu bir toparlayalım. İkinci Yeni’nin şekillenmeye başladığı yıllarda Türkiye’de bir hareketlilik başlamıştı. Köylerden başlayan göç hareketliliği... Türkiye kurulduğu günlerde giydiği gömleğin dar geldiğini görmüştür o yıllarda zorunlu olarak. Başta İnönü olmak üzere bu değişimi yapmanın zorunluluğunu ister istemez kabul etmişti. Kendi iktidarının altını dinamitlediği bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Bir beş yıl ancak uzatabildi hile hurda ile. Açık oy kapalı sayımla… sonra zorundalık. İşte o günlerde Türkiye’de köyden büyük göç hareket çok şeyi etkiledi. Bugünde devam eden çevreden merkeze hareket . Başta göç, en yakın yer olan kendi kasabalarına doğru şekillendi. Sonra şehirlere. O da olmadı büyük şehirlere. İstanbul başta olmak üzere, İzmir, Ankara, Bursa. Ha bu arada Ankara diğerlerinden biraz ayrılır. Çünkü diğerlerinin tersine o sanayi şehri değildi kendi özelinde. Memur şehri. Bu nedenle memurlar nüfusunu artırdı. Öyle de devam ediyor. İkinci Yeni bu ortamda ortaya çıktı. Yani kasabaya doğru akan göçler sırasında. Bu nedenden olmalı Sezai Karakoç, kasaba edebiyatına önem verir olmalı. Gerçi bu diğerleri için pek geçerli değil ama dedik ya onlarınki bir macera gibi bir şeydi. Biraz geriden alarak bir şey demek istiyorum. Birinci Yeni yani Garipçiler Türk Şiirini düzlerken şiir, giderek çevresini genişletiyordu ama gittikçe de seviyesini kaybettirerek. Garipçilerin nasıl şiir yazdıklarını girmeyeceğim ama kendileri de tahribat için yazdıklarını çoğu zaman dillendiriyorlardı zaten. Tahribat öyle bir noktaya gelmişti ki akım içindekiler zeminlerini kaybetmenin telaşına düştüler. Tesadüf ki Orhan Veli genç denilebilecek yaşta hazin bir kaza ile öldü. Zaten ondan sonra da şiir yazılmadı. İşte bu noktada İkinci Yeni’nin bir seviye getirmeye başladığını görüyoruz. Ece Ayhan’ın Yortsavulları, Cema Süreyya’nın aykırı şiirleri ve diğerleri hızla katkıya başladılar İkinci Yeni’ye. Aslında hem aynı şeyi yaptıklarını ya da aynı şeyi yapmaya başlamaları Erdost’un onları aynı isimde birleştirmesi ile başladı. Gerçi Karakoç hiçbir zaman kendisini bu çatı altında görmedi ama yaptığı katkının da farkında idi. Belki de Balkon şiiri olmasa idi Karakoç’un tam olarak İkinci Yeni’yi bu kadar tanınmış halde göremeyebilirdik. Nitekim bu şiire o kadar önem verdiler ki “Siz nesiniz?” sorusunu Balkon ile cevap vermeye başladılar. Dediğimiz gibi İkinci Yeni, köyden kasabaya göçün başladığı yıllarda çıkmaya başladı meydana. Köylüler ara sıra gittikleri kasabanın fırınlarında çıkan sıcak ekmeklerle içlerini ısıtmayı planladılar. Bahsedilen kasaba sıcaklığı tam olarak bu olmasa da bundan çokta farklı bir şey değildir aslında. Şimdi birazda Karakoç’un izinden gidelim. Ne demiş bakalım şiir için; sonrasında harekete dönüştürdüğü, partileştirdiği “Diriliş” dâhilinde. Bir yazımızda “dirilişi” yazacağımızı söylemiştik. Doğrusu “diriliş”i bir türlü anlamlandıramadığım anlar oldu. Dirilmeye ne hacet? Biz ölmüş müydük ki? Çözüm başka ellerde mi ki ölümden yeniden dirilmeyi bekleyelim? Buradan görüyorum ki problemleri ertelemek, ötelemek ve başka yerlerde ve başkasında aramak sıkıntılı ve sonuçsuz bir durum. Öyle ya zamanı tamamlamak niye? Yeniler niye? Eskiler yetecekti de niye bu ızdırap? Kaybettiklerimiz mi söz konusu? Uzun ve netameli bir konu. İlk başta görünen sebepmiş gibi durdu önümüzde. Tembelliğimize bahane. Biz diriliş yerine uyanışı önemsiyoruz. Karakoç’un dillendirdiği gerekçelerle “uyanışı” sunmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyoruz. Öyle ya diriliş, ölüm sonrasıdır. Bu da dünyada olmayacak ve iş bitmiş olacak. Hesap kesimi yani son. Yeni bir başlangıç. Bu anlamda biz bir şeylerin kaybeden bir medeniyet zaviyesinden ancak “uyanış”la açıklanabileceğini düşünmekteyiz. Bilirsiniz ki bahar geldiğinde veya gelmesi sırasında yani ayak sesi duyulmaya başlandığında ağaçlarda bir hareketlenme olur. Eskiler ağaçlara su verilme zamanı geldi derdi buna. Modern ziraatçılar dormant sezonun yani durgun sezonun sonu olarak adlandırırlar bunu. Bakın ne kadar farklı anlayış. Modernizm kışı ölüm sayıyor, yok sayıyor neredeyse. Ama eskiler bunu farklı bir şekilde, bitkilerin korunması için suyunun büyük miktarının çekilmesi ile izah ediyorlar. Takılmayalım. Amacımız ziraat ilmine katkı değil. Devamla şunu demek istiyoruz. Evet kaybettik ama ölmedik. Ölmedik çünkü rövanş lazım. İşte bu rövanş için kaybetmek kaçınılmazdı. Bakın salt kaderi kastetmiyoruz. Modernler daha iyi anlayacaktırlar, kullanılan organlar gelişir, denir ya işte öyle bir şey bu. Avrupa Ortaçağdan en erken yerde ancak 500 yılda kurtulabildi. İnsanlığını kaybettiler çoğu zaman. Bir çıkar kapı bulmak zorunda idiler. Bu nedenle giden üç gemiden sadece biri dönebildiği uzak seyahatlere elbette her şeyi hazır ve nazır olan Osmanlı binmeyecekti. Binmek dışında şansı olmayan Avrupalı binecekti. Nitekim öyle de oldu. Onlar bugün o arayışlarının ve devinimlerinin semeresini yemektedirler. Şimdi sıra doğuda. Yani gittikçe başka çıkarı olmayanlarda. Doğrusu doğu demek kolaycılıktandır. İslam Medeniyeti bu anlamda sadece doğu medeniyeti de değildir. Doğu ile batının mündemiç olduğu bir haldir. Bunu iyi bilmek ve okumak lazım. Söz uzun. Biz tıpkı ağaca verilen su gibi bize verilen ve doğru kullanılan durumla bir uyanışı görmekteyiz. Başlangıcı demenin ne anlamı var. zaten büyük doğumları gözlemlemek ve kestirmek mümkün değil. Yani bir karınca bir filin ne zaman doğum yapacağını kendi zaman anlayışı ile anlayamaz. Bu şekillendirmeye ilerde devam edeceğiz. Şimdilik bu kadar… 17.07.2007 Atakent |
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 27 Temmuz 2007 ) |






