www.hiperteknoloji.org
yeniedebiyat Advertisement
Pazar, 05 Eylül 2010
 
 
Flaş Haber

Siz de yeniedebiyat.com'da yazmak ister miniz? İlgilenenler kısa özgeçmişlerini bize gönderebilirler.

 
MÜTEREDDİT PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 2
Kötüİyi 
Pazar, 15 Temmuz 2007

Hüseyin KASIMOĞLU

“Ağır prangalarla yüklenmiş bir mahkûm şafak vaktinin esintisini nasıl takip edebilsin?” Halil CİBRAN

Yazdan kalma bir gün. Daha dün yağmurun bardaktan boşanır gibi yağışına inat her yer günlük güneşlik. Güneşin ışığı kızarmış, sararmış, kimileri dökülmüş yaprakların üzerinde raks ediyor.

Güzel bir gün… Yürüyorum. Güzel bir günde nasıl yürünürse öyle karışık duygular içinde yürüyorum. İçimde şen kahkahasını yer küreye boca eden güneşin ziyasının bile silemediği karanlığı taşıyamamanın sıkıntısı var. Adımlarım hesaplı olmanın da ötesinde. Dermanım mı yok? Hayır. Aksine kendimi alabildiğince zinde hissediyorum.

Sıra servilerin arasından geçip hiç uykuya dalmamış şehrin bekçisi ulu çınarlara ulaşıyorum. Dik bayır nefesimi almış vaziyette. Soluklanmak herhalde benim de hakkım? Lakin bende duracak, oturacak güç nerede? Kendimi yokuşa vurmaya devam ediyorum. Karşıma bütün hüznüyle Muradiye Külliyesi çıkıyor. İşte beni yeryüzünde anlayabilecek, kucaklayabiecek yegâne yer. Halimden, melalimden sual etmeden...

Olay, zaman ve mekân üçlüsünden doğabilecek bütün hikâyeleri şahsında donduran Muradiye. Çevresine kümelenmiş şehzadeler “Evliya” sadedinde “…velveleli bir hayatın sonunda dinlendirici hassaları olan bir suda yıkanır gibi bu mezarlarda uyuyorlar.”

Burada bir zamanlar yaşananlar, alelade bir iktidar mücadelesi değil; olsa olsa kendini bir ideal uğruna feda etmektir. Bundandır ki bu külliyeye ne zaman gelirsem geleyim, aklıma ateşe uçuşan pervaneler geliyor. Çok geçmeden bu pervaneler ayık bir düş gibi munis bir aslan oluyor şehrin başak yüklü burçlarını bekleyen. Bekleyiş, kopan bir patırtıyı çağrıştırıyor, nedensiz. Sesin üzerinde bir tizlikle Nilüfer Hatun’un beyza gözyaşları sükûn ediyor göz pınarıma. Sonrasını bilirsiniz: ağızda kekremsi bir tat, kaygılı adımlar, fatihalar…

Buraya her gelişimde derin tereddütlere gark oluyorum. Önce hafiften yükselen hüzün dalgaları, boğucu bir sıcaklık gibi vücuduma nüfuz ediyor. Daha hüzün ırmağından çıkmaya fırsatım bulamamışken Hüdavendiğâr’ın kıyısına tutunmuş haleleri gibi sükûnet içinde görünce bir mutluluk sarıyor avuç içlerime kadar. Bursa’nın, “Benden uzakta yaşıyorlar, ancak öldükleri zaman bana dönüyorlar. Bana bundan sonra sadece onların ölümlerine ağlamak düşer.” sözüne bütün kılcal damarlarımla birlikte ikrar ediyorum. Üzülsem mi, sevinsem mi bilemiyorum.

Ümrana ulaşmak üzere iken ormana dalan uzak/aksakaslanın hışmına uğrayıp yetim kalan taze aslancıklar geçiyor bir film şeridi gibi gözümün önünden. Babaaslanın tuzağa düşmesi ile yapayalnız kalmışlar. Bir kısmı babaaslanla tutulmuşlar; kalanlar çil yavrusu gibi dağılmış dört bir yana.

Bu şehir gölgesiz büyümüştü bir zamanlar henüz usta bir gölgeci ona gölge biçmeden. Gölge biçecekler kendilerine geldiklerinde bir sürü keşmekeşle birlikte hayat memat meselesi ile yoğrulmuş ve çeliğe kan/su verilmiş bir Ulu Çınar olacak baharı geldiğinde.

Asırlarca mavi göğü yeşilliği ile kıskandıran bu Ulu Çınar, kök sürdü toprağa. Temeli sağlam mı sağlam. Neden sağlam olmasın ki? Hayatıyla tecrübe edilmiş, daha ne istersiniz ki?

İşte Muradiye’nin hâleleri böyle oluştu. Kaybedenlerin ebedi istirahatgâhı, yatağı Muradiye…

Terlemişim. Bursa’nın bütün iklimlere meyyal havasının bugün ne olacağı ihtimalini, son bir ayın kerrat cetveline vurduğumda ortaya bu kadar sıkı giyinmemem gerektiğini bilmeliydim. Hele elimdeki şu şemsiyeye ne demeli? Gerçi bu haliyle halime tercüman oluyor. Görenler, gelip geçenler, gelip de geçemeyenlerin

-“Şu adama bakın. Ne kadar tezat duruyor bu güzel güne.”

-“Şemsiyesini de aldığına göre kesin yağmur bekliyor olmalı.”

-“İnsan hiç mi hava durumunu dinlemez? Yoksa, son yılların en başarılı hava tahminlerini yapan Türk Meteorolojisine hiç mi güvenmiyor?”

-“Doğrusu halinde bir fevkaladelik var. Bunu şemsiyesinin renginden de anlamıştım. Kaldı mı bu renk şemsiye?”

-“O halde vakit kaybetmeyelim, bizi de içine çeker bu kasvetiyle.”, dediklerini duyar gibi oluyorum.

Sizde hiç olmaz mı, dönüp de sizi dakikalarca süzüp, çeşitli hâl tahlilleri yapan ve üzerine bir yığın söz söyleyenler? Olmuştur elbette; ama siz onları görmemişsinizdir çoğu zaman; ya da öyle davranmışsınızdır. Buraya kadar bir sorun yok. Sorun onların sizinle aynı bedeni paylaştıklarında başlar. Aynı bedende olmayı kullanarak değerlendirmelerin en koyusunu, nitelemelerin en acımasızını yaptıklarında başlar her şey. Atamazsınınız içinizden onları; kovmaya gücünüz yetmez. İçinizi yiyip bitirmesini seyrederseniz çaresiz

Bu sabah. Evdeyim. Babamdan kaçamamışım. Onun kaçmasını/çıkmasını bekliyorum. Bir ara Babamın:

-“Ahmet nerede? Yine mi kayboldu? İnsan böyle bir günden ne kadar kaçabilir ki? Bursa’nın en saygın ailesini bekletebilmesi için insanın aklını yitirmiş olması gerekir!”, dediğini duydum.

Babam bu. Beni evlendirmeye takmış bir kere. Ondan, benim gibi kararsızı anlamasını beklemiyorum. Çünkü o, etrafını silikleştirecek ölçüde kararlı birisi. Hayatına girenleri hayrete bırakan bir titizlikle dâhil eder defterine. Artık babamın defterine yazılanların irade beyan etmesi mümkün değildir. O sizin her şeyi planlamış ve siz daha aklınıza gelmeden o çoktan yapmıştır.

İlk başta bu hoş görür. Ne iyi sizi çok seven birisi, sizin için isteklerinizden evvel her şeyi yapıyor. Bunun ayırdımına vardığınızda çoktan iş işten geçmiştir.

Ne demek istediğimi satranç oynarken kendisinden daha iyi bilen birinin önce birkaç küçük hamle söylemesini, sonra yerine geç geçilmiş olmasını yaşayan kişiler daha iyi anlar. Öndesiniz. Rakibiniz zayıflıyor. Bir bir taşlarını alıyorsunuz. Ne güzel değil mi? Ama mat olduğunda kafanıza dank ediyor, matı sizin yapmadığınızı. Zaten çoktan ikinci oyunda sandalyenizi de kapmıştır. Onun kadar bilmediğiniz için su koyveremezsiniz. Kalkıp gitmek dışında elinizden bir şey gelmez.

Babamın bunu bile isteye yaptığına inanmıyorum. Hele insanları üzme niyeti hiç olamaz. Sorun onun kaslarının herkesinkinde kat be kat kalın ve kollarının güçlü olmasında. Çünkü o antrenmanlıdır.

Daha on ikisinde bir anne, iki ablaya evin tek erkek olarak kol kanat germek zorunda kalmış. Yemen ah Yemen... Suyu içilesi, toprağı yeniden yeniden öpülesi Yemen. Giden eden gelmiyor, zamanı delmeden. Yemen varsın öyle olsun. Geriye kalanlara hayat ağır, ritimsiz ve cevvalmiş. Bir delişmen orman kuşatmasını yaşıyormuş o gün arz. Belki sarı bir ıslanmışlığı çağrıştırsa da kutsiliğini unutarak insanlık o gün neredeyse bulutsu görüntüsünü hibe ediyormuş kim alırsa. O günlerde yok, yokmuş yoklukta. Herkesin canı bir sıkım ve kimsenin aklına ağlamak gelmiyormuş. Yumruklar sıkılmış, kaşlar çatılmış ve umarsız bir kuş uykusu herkesin cebine fısıldamıştı sıradanlığı. Buna rağmen babam, her fırtınada gemisini limana sağ salim ulaştırmış; bütün iniş çıkışlarında o hep başağaç gibi kalmayı başararak.

Bugüne gelindiğinde oldukça varlıklı ve Bursa’nın ileri gelen kişilerinden birisi olması kaçınılmazdı.

İşte siz gelinde böyle bir babaya, evlenmek istemiyorum, deyin. Bu mümkün mü?

Bir defasında yol çizen umutlara kapılarak yoluna düştüğüm biri, henüz düğün başlamadı demişti de kıskançlığımı saklayarak bir yer bulamayıncaya dek Yakup’un savruk torunlarını arar gibi dâhil olmuştum dünyanın dört bir yerine. Güneşi, ayın gölgesine gizleyen aynı taşın altına saklamıştım düşlerimi.

Kırk üç yaşına kadar böyle durumlarla defalarca karşılaştım. Artık bıçak kemiğe dayanmış gibi. Bu temkinli davranışın nedeni sancılı bir bekleyişin yılgınlığı değil elbette. Bunu, uzun gecelerin uykularıma sıkıştırdığı çocukluk yıllarımda da aramıyorum. Lakin yağmur sonrası gelen ikilemlerimle her sokağa çıktığımda kendimi nedensiz incinmiş buluyorum. Yorgun yüzlü bekleyişlerde bir eringenlik, bir usangaçlık çöküyordu bedenime. Bir gün olsun bağımsızca şekillenmiş bir bakış, ne bileyim gelişi güzel de olsa, söz konusu değil benim için. Yaşamın kıyısında öylesine hareketsiz, kokusuz ama alabildiğince renkli bir yaşamın - kendimden değil Bursa’dan kaynaklanıyor- her safhasında fasılalarla boğulduğumu hissediyorum.

Annemden almış olmalıyım bu halimi. Annem, güneş yüzlü annem, hep gülerdi. Gülerdi durmadan; fakat sanki gülmesi gülme değil de şans üzere yapışıp kalmış maskenin ışıltısı idi yüzünde asılı kalan. Yanlış anlaşılmasın maskenin arkasında asla somurtkan bir yüz yoktu. O gerçek yüzüyle bazen eğreti ama yakışan bir güleçlikle girerdi hayatımıza. Annem, ne diyeyim ki sana? Bak işte yine seni hatırladım ardıç kuşunun ötemeyişinden, lodosun soluksuz kalışından. Seni duyumsadım ledünî bekleyişinde Muradiye’nin, eskiden kalma bütün kokularını sürünmüş, gelebileceklerin dışında gelmelerini beklediklerimle. Senin kokunu yakaladım geçkin mezar taşları üzerinde umarsız gibi görünen ama en ağır batmanlardan daha kıpırdatılamaz duran yosunlarda.

Güzel annem, şimdi kim bilir gittiği yerden hayatı boyunca rüzgârgülü gibi yaşam sürebilme hassanı bana devretmenin kırılganlığı içinde beni seyrediyordur. Annem, kokunu alabiliyorum yeni devrilmiş şu yaşlı çınarın mayi halinden. Rugan adımlarla selamladığım sabahı bir anda yıkayan yağmur sen sanar mısın annem bir gecede aramızdan ayrıldı? Anneciğim, tuzun ve suyun kadını, seni anlatabilmeyi kayğılıyorum kaç gecedir gelen geçene. Ateşin ve Evin kadını, bütün bunları sana sadece senin için kurguladım; biliyorsun değil mi? Sen bir süre daha görünmeyecek ortalıkta. Çünkü evin birazdan kutlu karanlıkları sunacak sizden ve bir daha gitmeyene.

Ne olur sanki babama, “Sen ey babam, sana daha ne ekleyebilirim ki işte İsmail’inim yanı başında. Bak göğü tarıyor gizli bir umut. Görmeyiversen?” deyiversem.

Ne olur sanki beklemekte olana, “Sen ey soylu kadın -bunu inkâr edemem- unutma gece bizim. Gecenin mini patileri bizim. İbrahimî çağrılar bizim. Bir kez olsun unut ayrılan ve dönüp geleni. Hayat sürprizleri ile çoğalan bir çağlayan Süreyya’yı bekliyor umarsız ve kaygıdan uzak. Sen ey yağmur yağ..yağ..yağ..ama nereye kadar? Ben aşk kokusunu unutmuşum.” desem.

Diyemeyeceğin belli. Çünkü vakit sağır ve bir o kadar da aymaz. Yalnızlığımın depreştiği bir günde ardıma bile bakmadan çınarın ulvî derinliğinde soluk almak için yola düşmemi görmek isteyen yok. Bugün yalnızlığımın ilk günü değildi elbette; ama karanlık yüzlü adamlar, kahır yüklü bekleyişleri ile gecenin en ağır haberini birazdan boca edecek şehrin ara sokaklarında sütçülerin bile görmezlikten geldiği dehlizlere. Yasak konmuş baharı müjdeleyen kısrak tüylü kim varsa, onun adına nereden geldiğim sorulmayıncaya kadar ıslanacağım. Burada ve biraz ötede yeniden kurulacaktı hayat. Belli diyemeyeceğim.

Ben uzak dağ çayırlarında meneviş kokulu gümrahlıklar soyunduğumu sandığımda ellerim yosun kokulu düşlerle gelsin diye bekleyenler olmuş. Adımlarımı kişiselleştirecek grafolojinin aykırı dünyasından, hiç kimseyi ayartmadan ne bir koku, ne bir nem ve ne de mutî devinimlerle hatırlatmış üveyik kuşunun sessiz bekleyişi. Beni ele veren uzak dağ kayın vurdumduymazlığı değil inanın bana.

Doyumsuz bir bekleyişle ayrılıyorum Muradiye’den, ellerimden. Başka ne gelir ki elimden?
 
 

Son Güncelleme ( Pazar, 19 Ağustos 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
Top! -0.00002 sn. Top!