| AYRINTI |
|
|
|
| Pazar, 15 Temmuz 2007 | |
|
EMİNE BOZKURT AYRINTI Bu gün de akşam oldu. Her Allah’ın günü olduğu gibi. Zaten bu evde başka bir şey olmaz. Bir sabah olur, bir akşam olur. Arada geçen zamanda da kayda değer hiçbir şey yaşanmaz. Ne küçük bir heyecan, ne ufak ta olsa bir mutluluk hatta korku ve endişe bile yoktur bu evde. Ruhsuz, duygusuz bu ahşap ev sanki yıllardır içine bir tek canlı girmemiş gibi soğuk ve mesafelidir. Hani ola ki sevinecekse bile insan, bu duvarlardan, tavandan, pencere pervazlarından korkusuna sevinemez. Sevinirse de mahrem bir sırrı topluluk önünde ifşa eden boşboğazın durumuna düşer. “Aaa ne ayıp hiç yakıştıramadım”. Babam böyle düşünmez. O’na göre şu duvarların dili olsa da bir konuşsa. Ne esrarengiz, ne muhteşem, ne mutlu ve ne hazin olaylara tanıklık etmiştir bu duvarlar. Bir küçük mutfak ve iki göz odadan ibaret bu evde yaşananların, bir paşa sarayında yaşananlardan aşağı kalır yanı yoktur ona göre. Atıyor ya da hayal ettiklerini gerçeklerle karıştırıp anlatıyor olmalı. Ben beş yaşımdayken taşındığımız bu evde babamın söylediklerini doğrulayacak küçücük bir hatıram yok. Yalnızca ölümün ne olduğunu henüz anlayamadığım bir zamanda “öldü” dedikleri annemin yere sofra kurarken, evin önünü süpürürken ve kocaman bir leğende yıkadığı çamaşırları bahçedeki iplere asarken ama hepsinde de solgun yüzlü hatırası. Hep iş yapan, evin içinde oradan oraya sakin ama hızlı adımlara gidip gelen annemi yalnızca gündüzleri birlikte yemek yemek için yer sofrasının başında toplandığımız zamanlarda görürdüm otururken. Bir de namaz kılarken kısa süreli oturuşları olurdu. Annem sanki sadece geceleri annemiz olurdu bizim. Bir yer yatağına üç kardeş enlemesine yatardık. Biz yattıktan bir süre sonra annem gelir, üstümüz açıksa örter, kim bilir neler düşünürken üçümüzü de uzun uzun seyreder, başımızı okşar ve bizi alnımızdan öperdi. Gündüzleri böyle bir alaka ve sevgi göstermeyen annemin kendi başına ama milyonlarca insanın gözü önündeymiş gibi gerçekleştirdiği bu töreni her gece sabırsızlıkla bekler ve uyuyormuş gibi davranırdım. O gittikten sonra da çocuk aklımla, herkesten gizlediği sırrına ortak olduğum için mutlu ve hınzır bir tebessümle uykuya dalardım. Fakat düşünüyorum da bu sırrın, yine annemden habersiz bir ortağı daha vardı. Ablam. Onun da uyanık olduğunu o zamanlar anlamadım ve hiç düşünmedim de. Ama şimdi bundan eminim. ışte bu ev de biraz anneme benzer. Gün ışığında duygularını, anneliğini göstermeyen belki de göstermekten utanan annem gibidir. Zamanında babama bu evi sattırmak için az dil dökmedim. Müteahhit bu arsaya yapacağı apartmandan dört daire verecekti. Nasıl da heveslenmiştim bunu duyunca. Her birimize bir daire. En üstteki daire benim olmalı. Diğer üçünü de ablam, Bilal ve babam aralarında anlaşarak paylaşsınlar. Dairelerin içi de çok güzel olmalı. Mutfak tezgahı ve dolaplar şu son çıkanlardan olsun. Banyoda yerler fayans ille de pembe. Küvetsiz banyo olmaz. Ama şu köşeye konan küvetlerden. Genzimizi yakacak kadar küf kokan, girdiğimizle kendimizi dışarı attığımız şimdiki banyomuzda yıkanmak yerine küvetli,fayanslı –hem de pembe- bir banyoda yıkanmak. Düşünmek bile insana temizlik hissi veriyor. Bunu en çok babam için istiyorum. O,evin hatırasından dolayı yıkılmaması gerektiğini savunsa da onun da burada yaşamakta zorlandığını ve banyodan hiçbir zaman temizlenerek çıkmadığını yalnızca kirlerini yumuşattığını biliyorum. Evin eskiliğinden kaynaklanan yaşama şartlarından kendisi de memnun değil. Ama bu memnuniyetsizlik sözlere dökülmez. Sözlere dökülürse karşısında “ben dememiş miydim”le başlayan cümleler kuran beni bulacağını bildiği için. Ya çok iyi rol yapıyor ya da rol yapmıyor ben yanılıyorum. Ona göre dört dörtlük, güllük gülistanlık, dört başı mamur hatta saray yavrusu –bence çok abarttı- gibi iyi halleri anlatan bütün ifadeleri hak eden bu ev gençlik yıllarını olduğu gibi ihtiyarlığını ve hayatının son zamanlarını da geçirmek istediği bir yuva. Fakat unutuyor. Ben hayatımın son zamanlarını yaşamıyorum. Yanılıyor olabilirim fakat herkesin olmasını istediği gibi hiyerarşik düzeni bozmadan yani büyükten küçüğe bir sıralamayla öleceksek, benim önümde uzak akrabaları da sayarsak on on iki kişi var. Ve ben çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği bu evde ne orta yaşlar denilen yıllarımı –orta yaşlı üstelik de bekar olduğum gerçeği yine karşıma çıktı- ne de yaşlılığımı geçirmek istiyorum. Ben gezmek, giyinmek, gülmek, konuşmak, sözü dinlenmek, evlenmek, çocuk doğurmak ve mutlu olmak istiyorum. şu halimle, şimdilerde evlere alınması moda olan gündelikçi kadınlara benziyorum. Bunun tek sorumlusu da ikimizi de bu zor ve sağlıksız şartlarda yaşamaya mecbur eden babam. Kışın tam anlamıyla ısıtamadığımız, güneşin pencerelere uğramaya sabah yarım saat kadar lutfettiği bu evde güneşin ucunu görsek kendimizi bahçeye atarız. Gece geç saatlere kadar da içeri girmeyiz. Küçük tahta bir masamız dört tahta sandalyemiz vardır bahçede. Gelen gidenimiz pek olmadığından ikisi üst üste durur. Diğer ikisi masanın karşılıklı iki yanında. Yemekleri bu masada yeriz. Bu akşam da öyle yaptık. Babam yemekleri beğenmedi, ılık esen rüzgardan rahatsız oldu, ilaçlarını içmemek için huysuzluk yaptı. Yıllardır yaşadığımız sıradan bir akşam. Bütün bunları yapmaz da hiç konuşmadan oturursa ya şiddetli ağrısı vardır ya da geçmişi düşünüp efkarlanmıştır. Bu akşam bahçede yemek yeme sezonunun açılışı da sayılan bu ilk bahçe yemeği onu çok mutlu etmiş olmalı ki hep konuşmak istiyor. ıkidir ablamı soruyor. “Ayla bu gün de mi aramadı? Aramadığını kendisi de biliyor. Çalan telefonu açmak konusunda benden hızlıdır. Arayan kim olursa olsun ilk önce evin santral operatörü gibi davranan babamla konuşmak zorundadır. “Aramadı baba arasa mutlaka duyardın.” “Belki ben uyurken aramıştır diye sordum. Uyurken duymuyorum, uyanıkken bile zor duyuyorum.” “Sen en derin uykunda bile telefon sesine uyanırsın baba. Üstelik bu gün hiç uyumadın.” “Uyudum ya öğlen vakti. Hani sen şu gül fidanlarını buduyordun.” -Bu uyuma numarası bizde genetik herhalde- “Peki uyurken gül fidanlarını budadığımı nasıl gördün” “Canım gördüm dediysem hayal meyal yani” “ıstersen divana geç şimdi biraz uyu.” “Olmaz hava raporunu dinleyeceğim. Bakalım yarın hava nasıl olacak, yemeğimizi yarın akşam da burada yiyebilecek miyiz” “Dinle bakalım ama tahminlerinde yanılırlarsa yine radyoya küsme tamam mı? “Radyoya küsülür müymüş? Ben yanlış tahmin yapanlara kızıyorum.” “Onlara kızgınlığından üç gün radyo açmıyorsun.” “Açmam tabii. Onlar da işlerini iyi yapsınlar.” Haklısın baba. Bu diyaloğa son vermek için hakkını vermekten başka yol yok. Zaten ben vermesem de sen, karşındakini bezdirmek suretiyle haklı olduğunu teyit ettirirsin. Babam başka bir konuya girmeden bir bahane uydurarak yan komşumuz Asuman ablaya gittim. -yoksa kaçtım mı demeliyim- Beni beklediğini sandığım güzel ve mutlu günlerin haberini almak için gittim. Giderken hayal bile kurdum. Ben bir apartman dairesinin balkonundan el sallayarak kocamı işe gönderiyorum. O da birkaç kez dönüp arkasına bakıyor. El sallıyor. Yanaklarım kızardı. Benden on beş yirmi yaş küçük kızların kurdukları hayaller. Bana hiç yakışır mı? Bu yaşta babam bu vaziyetteyken... Olur mu? Niye olmasın? Evlenip yuva kurmak benim de hakkım. Geç de olsa çoluğa çocuğa karışmak, onlarla ilgilenmek, parklarda gezdirmek ne büyük mutluluktur anneler için. Gördüğüm hiçbir anne bu durumun mutluluk olduğunun farkında değildir. Bütün anneler görev bilinciyle çocuklarının ihtiyaçlarını karşılar, salıncakta bir iki salladıktan sonra kollarından tutup çekiştirerek eve götürürler. Ben bunu zevkle yaparım. Masallar anlatırım, oyunlar oynarım, bağıra çağıra şarkı bile söylerim. Bilal’i ben büyüttüm. Küçük kardeşimin küçük ve tek annesiydim. Annem öldükten sonra ablamla aramızda hiç sözü edilmeden kendiliğinden bir iş bölümü oluşmuştu. Evin temizliğini ve yemekleri o yapıyor, Bilal’e sevmek için bile yanaşmıyordu. Ben de Bilal’den başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordum. En olmayacak isteklerinde bile onun gönlünü yapar ağlamasına fırsat vermezdim. Annesiz olduğu halde el bebek gül bebek büyüyen bir başka çocuk var mıdır bilmem. şimdi iki ayda bir uğrayıp laf olsun diye halimizi sorar. Hayırsız evlat hem babama hem bana. Biraz gelecekten biraz geçmişten hayaller kura kura Asuman ablaya vardım. Hiç renk vermeden merakımı ve heyecanımı bastırarak konuyu açmasını bekliyorum. ınadına açmıyor. Köylerinde babadan kalma tarlanın kardeşleri arasında paylaşılamamasını, küçük kardeşinin tarlanın satılması için imza vermediğini onun aklını çelenin kara kuru karısı olduğunu, bunun sıkıntısından yine ceviz büyüklüğünde – ceviz diyorsa mercimek büyüklüğündedir- taş düşürdüğünü, sancısının doğum sancısından daha şiddetli olduğunu ve bunun gibi duymayı beklediğim konuyla uzaktan yakından alakası olmayan daha bir çok şey anlattı. “Hayırlı iş”i unutmuş olmasına ihtimal vermiyorum. Zira Asuman abla aynı anda sekiz meseleyi düşünüp kafasında sonuçlandıracak kadar pratik zekaya, altı çocuğunun saatlerine varıncaya kadar doğdukları tarihi aklında tutabilecek kadar da güçlü bir hafızaya sahiptir. Geriye bir şey kalıyor ki buraya gelene kadar zihnime son hızla hücum eden benim de bundan daha fazla bir hızla savuşturduğum düşünmek ve bilmek istemediğim o ihtimali Asuman ablanın hayırlı işinde hiç de hayır denmeyecek bir gelişme. Ben bunları düşünürken Asuman abla konuya girme cesaretini bulmuş olacak ki “bak kızım” diyerek başladı. ışte korktuğum oldu. Cümle bak kızımla başlıyorsa gerçekten de bakacak, dinlenecek, ciddiyetle düşünülecek vahim bir durum vardır. Asuman abla adının Sedat olduğunu öğrendiğim ve adına hayaller kurduğum talibimi geçen gün bana anlatırken küçük bir meseleyi söylemeyi unutmuş. Belki de özellikle unutması söylenmiş. Bu küçük mesele şuymuş: Sedat beyin, biri, kollarından başka vücudunun hiçbir uzvunu hareket ettiremeyen, yatalak, diğeri sağlıklı iki oğlu varmış. Kafamın içinde birbirine karışan onlarca ses. Adı Sedat. ıki oğlu var. Bir bile tam iki. Hayır iki tam değil. Bir tam ve bir yarım. Her şeyiyle bakıma muhtaç bir çocuk. Sedat seninle evlenmek istiyor. Neden. Çünkü onun bakıma muhtaç oğlu var. Seveceği bir eşe değil oğlu için bir bakıcıya ihtiyacı var. Bu yüzden seni seçti. Allah’ım lütfen bu iç seslerin susmasını sağla zira ben buna güç yetiremeyeceğim. Oysa ben, ben neler düşünmüştüm. şimdi benden ne yapmam bekleniyor. Kendi doğurmadığım iki çocuğa nasıl annelik yapabilirim. Üstelik bir tanesi de o durumdayken. Hayır ben vicdansız biri değilim. Fakat sizin yaptığınız evet siz ikiniz Sedat ve sen Asuman abla bu “küçük ayrıntıyı” daha önce söylemeli değil miydiniz. Ve biraz daha samimi davranamaz mıydınız. Ben aslında çocuğuma bakıcı arıyorum. Bilirsiniz bakıcı işi biraz masraflı. Ama sizinle evlensek siz hem çocuklara bakıcılık hem de bana karılık yapsanız geçinip gitsek. Zaten ihtiyaç duymasam evlenmek için bu kadar acele etmezdim. Karım öleli daha dört ay bile olmadı. Hı, ne dersiniz, kabul eder misiniz? Ne diyorum ben. Kimi, ne ile suçluyorum. Adamcağız sıkıntısına çare bulmak için bir işe girişmiş. Bana ne oluyor da bu kısmet işini duyar duymaz hemen üzerine atlıyorum. Benim sıkıntım ne? Babam, babamın dırdırı, yaşadığımız ev. şimdi ben bütün bunlara şükretmez miyim? Beterin beteri var deyip elimdekilerin kıymetini bilmez miyim? Bu da bana ders olsun. Bundan sonra eli yüzü işi düzgün biriyle evleneceğim diye hayaller kurmak yok. Artık evlilik düşüncesi yok. Otuz altı yaşına kadar çıkmayan kısmeti bu yaştan sonra beklemek yok. Asuman abla üzgün, susuyor. Üzüntüsünün samimiyetine inanmıyorum. Belli etmemeye çalışsam da umutlandığımı heveslendiğimi anlamış olmalı ki suçluluk duyuyor. Üzülme Asuman abla bak ben üzülmüyorum. Bu işler kısmet meselesi. O beni teselli edeceğine ben onu ediyorum. Babam merak etmiştir. Ben artık gideyim. Gidiyorum. Belki bana babamdan daha çok ihtiyacı olan bir çocuğu ve bir adamı değil, sadece bana ihtiyacı olan babamı tercih ediyorum. Bir daha bu konuyla ilgili hayal kurmamak üzere babamın yanına, evimize gidiyorum.
NOT: Bu hikaye Türk Edebiyatı Dergisinin 2005 yılında düzenlemiş olduğu Ömer Seyfettin Hikaye Yazma Yarışmasında Mansiyon almıştır.
|
|
| Son Güncelleme ( Pazar, 19 Ağustos 2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






