| |
|
|
Flaş Haber |
Siz de yeniedebiyat.com'da yazmak ister miniz? İlgilenenler kısa özgeçmişlerini bize gönderebilirler. |
|
|
|
Çarşamba, 11 Temmuz 2007 |
EMİNE BOZKURTKOZA Yollar yine vıcık vıcık. Ne yağmuru biter buranın ne çamuru. Görüp göreceğin son nokta yine çamurlu bir dağdır. Yazın bir hafta sürecek güneşi beklemekle geçer bütün kışımız. Beklemek dediysem öyle oturarak, yatarak keyif beklemesi değil bizimkisi. Bir yandan beklerken bir yandan ahırdan gübre atarız, hayvanları sularız, hayvanları sağarız, hayvanları yemleriz. Yani hayvanları hoş tutmak için geceyi gündüze katarız. Köyün diğer kadınları gibi şımarttığımız hayvanları öyle kıskanırım, öyle kıskanırım ki bizimkiyle ne zaman tartışsak “Şu Karakeçi kadar değerim yok gözünde” der, kapıyı çarpıp çıkarım. Gideceğim yerin harmandaki samanlık olduğunu bilen Mahmut biraz sonra yanıma gelir ve beni Karakeçiden daha değerli olduğuma birkaç cümleyle de olsa inandırmaya çalışır. Bazen inanır, bazen inanmış gibi yapar ama hep içimden bir şeyler kırılıp dökülerek eve, Karakeçinin yanına dönerim. Dönerdim mi demeliyim? Dönmemek üzere çarptım kapıyı bu sabah. Bu kez her şeyi planladım. Yanıma yol için gerekli parayı aldıktan sonra daha önce anlaştığım, yukarı köyden gelen minibüsçünün beni beklediği yere, yarım saatlik koşmayayakın bir yürüyüşün ardından vardım.Minibüste şoförden başka beş kişi daha vardı. Onların da benim gibi kimselere görünmeden gitmeye çalışanlar olup olmadıklarını bilmediğim gibi merak da etmiyorum. Köyde her olaya, her kişiye fazlasıyla yetecek kadar meraklı kadın var. Ben de eksik kalayım. Bu köyün meraklı kadınları arasındaki dedikodu ağı teknolojiyi kullanmadıkları halde şaşırtıcı bir hızla akar. Camdan cama seslenilemeyecek kadar birbirine uzak olan bu evlerde, kim kocasından soğumuş, kim karısın üstüne kuma getirmiş, hangi gelin kaynanasına yan bakmış, hangi kaynana gelini kapı dışarı atmış, eş zamanlı bir şekilde konuşulur. Yorum yapılır. Benim kapı çarpıp çıkmalarımda da arkamdan neler söylediler, ne kazanlar kaynattılar kim bilir? Hiçbir şey demedim. Ben demedikçe onlar gözlerimde öfke aradılar. İstedikleri, kızgınlıkla söylenmiş birkaç kötü sözdü. Öyle tuhaf insanlar ki kötü söz söylenmesini hiçbir şey söylenmemesine tercih ederlerdi. Beni düşman ilan ettiler. Adım “Okumuş Sosyetik Gelin” oldu. Okumuşluğum annemin ısrarıyla zorla da olsa liseyi bitirmemden gelir. Sosyetikliğimin nereden geldiğini tam olarak bilemiyorum ama sanırım ilçede doğup büyümüş olmam olabilir. Ne onların sosyetik gelini köyü sevebildi ne de köylüler gelini. En sonunda birkaç senedir aklımı karıştıran ama çoğunlukla savuşturduğum düşünceleri bir gece plana döktüm. Şimdi planın bir parçası olan minibüsle ilçeye gidiyorum. İlçede bir gece teyzemin kızında kaldıktan sonra şehre başka bir akrabamızın yanına gidip bir iş bulana kadar orada kalacağım. Gerçi bu akrabamızın planımdan haberi yok ama ilçedekini hallettim. Teyzemin kızı beni saklayacak, Mahmut kapıya dayansa da saklayacak. O hep biliyordu benim mutsuz olduğumu. Gelinlik giydiğim gün bile biliyordu. Bir yandan evlenmeye can atarken bir yandan da zırıl zırıl ağlayan gelinler gibi değildim ben. İstemediğim bir evlilik yaptığım halde gözümden bir damla yaş akmadı. Bütün gözyaşlarımı annemin ölümünde harcadım nasılsa bundan büyük bir acı daha yaşamam diye. Liseyi bitirdiğim yıl annem ölünce babam beni sebebini sonradan öğrendiğim bir çabuklukla doğru düzgün izah edilemeyen bir akrabalık bağımızın bulunduğu Mahmut’la evlendirmiş, on beş gün sonra da kendisi evlenmişti. İlk hafta ev dışında bir iş yaptırmadı kaynanam. Hayvanlara da bakmadım, pınardan su da taşımadım. Ama ondan sonra üzerime sinen bu gübre kokusundan geceleri bile kurtulamadım. Mahmut, sabah on birden akşam on bire kadar kahvede oturup çayla kahveyle enerji biriktirdiğinden benim gün boyu neler yapıp nasıl yorulduğumu görmezdi. Gündüz yorgunluktan gece uykusuzluktan iskeletimdeki küçük kemikler bile dikkatli bir bakmayla sayılacak hale gelmişti. Buradaki kadınlara benzemeye başlamıştım. Yaşlarına rağmen zayıf ve çalışkan kadınlara… Bütün ömürlerini hayvanlara toprağa çamura adayan bu kadınlarda kendimi görüyordum. Bütün hayatımı burada geçiremeyeceğim fikri daha o zamanlar zihnimi kemirmeye başlamıştı. Kaynanamın hangi bakışıyla gidip çapa yapmam gerektiğini, hangi bakışıyla su taşıyacağımı ve hangi bakışıyla odamıza çekilebileceğimizi artık öğrenmiştim. Sesini yükseltmeden, kötü sözler söylemeden otorite sağlanabileceğini de yine ondan öğrendim. Kocası genç yaşta ölen bütün kadınlar gibi bakışlarında erkeklik, hüznünde kadınlık vardı. Bana kötü söylese bağırıp çağırsaydı onlardan kaçmamı herkese rahatlıkla izah edebilirdim. “Kocam iyiydi de kaynanamla anlaşamadık bir evde olmuyordu.” desem herkes iyi kötü anlar. Ama şimdi aslında pek çok sebep varken ama gözle görülür bir şey yokken beni ancak benim gibiler anlar. Evlilik daha önce gitmediğin bir eve gidip, tanımadığın insanların işlerini yapmaksa bu evlenmeden de yapılır. Sabah gider akşam gelirsin. Kocanın koluna girip şöyle çarşı pazar gezeceksin, elinde alışveriş poşetleriyle dönerken sana haset dolu gözlerle bakan komşulara dönüp bakmadan kapını kapatacaksın. Şöyle ince nazik bir kocan olacak. Bir şey isteyeceği vakit böğürerek değil, severek kibarca isteyecek. Canın sıkılınca gezdirecek. Neyse artık bu gezme işini şehre gidince kendi başıma yaparım. Kocaya gelince ne öylesini isterim ne böylesini. Kendisi iyi olsa annesinde çekersin. Bundan sonra kendim çalışıp kendim için yorulacağım. İlçeye varır varmaz ilk iş güzelce yıkanıp şu kokudan kurtulmak. Saliha su ısıtmıştır bana. Banyoyu hazırlamıştır. Çok var mı acaba daha? Üç seneden fazla oldu ilçeye gitmeyeli. Peşime düşmeyeceklerini bilsem çarşısında uzun uzun gezerdim. Okuldan çıktıktan sonra yaptığımız gibi. Pırıl pırıl ayakkabıların, çantaların süslediği vitrinler, üzerinde birbirinden şık kıyafetlerle asık suratlı mankenler, isimlerini bilmediğim meyvelerle süslenmiş pastalar, kumaşçılar; kızlarıyla birlikte leğen, tencere, tava almaya çıkmış annelerin sakin ama hızlı adımları. Belki tanıdık birilerine de rastlarım. Ne bileyim senelerdir görmediğim bir arkadaşıma... Evlendin mi diye sorar. Sorsun söylerim. Gidip hemen yetiştirecek mi? Hem yetiştirse ne olur? Bir gece burada kaldıktan sonra beni de al kucağına büyük şehir. Herkese yetiyorsun bana da yetersin. Çalışırım ben merak etme. İdmanlıyım bu konuda. Sana yük olmam. Kendi kendime yeterim. Bekle beni geliyorum. Geliyorum da. Hâlâ niye gelmedik? Çarşıya vardıktan sonra Saliha’nın evi yakın. Sabaha kadar oturur konuşuruz eski günlerdeki gibi. Nadir de olsa babam izin verirdi teyzemlerde kalmama. Saliha bizde daha çok kalırdı. Gece yarısından epeyce sonra hâlâ uyumadığımızı anlayan babam hızla odaya girer gür sesini daha bir kalınlaştırarak “Allah geceyi dinlenmemiz için yarattı, geceyi gündüze karıştırmayın.” dedikten sonra ışığı kapatıp giderdi. Konuşmalarımız gülüşmelerimiz bundan sonra karanlıkta babamın taklidini yapmamla daha bir eğlenceli ve heyecanlı devam ederdi. Salihalarda kaldığım zaman ne teyzemin ne eniştemin bir müdahalesi olmazdı. Ne şanslıydı Saliha. Teyzem gibi anneye, eniştem gibi babaya sahipti. Hep destek veren kol kanat geren bir aile. Babasına şaka bile yapardı. Kızgınlığını da söyleyebilirdi, sevgisini de. O ailenin çocukları ben olsaydım, Saliha da bizimkilerin çocuğu. Ben ilçede oturuyor olurdum o da gelin gittiği köyden kaçan gelin. Ben üniversiteyi bitirmişim beden eğitimi öğretmeni olmuşum, o da yetmemiş annemin babamın yanından ayrılıp arkadaşımla ev tutmuşum. Onlar da buna müsaade etmişler. Hayat ne garip. Birbirine her açıdan çok benzeyen iki kız kardeşin çocukları evlendikleri adama bağlı olarak iki farklı hayat yaşıyorlar. Saliha evlense ve bir çocuğu olsaydı, bizim de bir çocuğumuz olsaydı – neyse ki olmadı- yine kocalarımıza bağlı olarak iki farklı hayat yaşayacaklardı. Benimki beş sınıfın bir arada olduğu köy okulunda okuyacak, Saliha’nınki öğretmen bir anneye ve muhtemelen tahsilli bir babaya sahip olmanın avantajını yaşayacak. Allah’ım ne büyüksün! Kaynanamın bardak bardak içirdiği okunmuş sulara, yeleğimin orasına burasına taktığı muskalara rağmen bana bir çocuk vermediğin için şükrediyorum. O zaman her şeyi arkamda bırakıp çıkmak ta bu kadar kolay olmazdı. Yirmi iki yaşında çocuksuz bir dulum. Dul olduğumu söylemezsem kimse bir şey anlamaz. Benden kaç yaş büyük olduğu halde evlenmeyenler var. Bunu herkes çok normal karşılıyor. Normal karşılanmayan benim gibi on yedisinde evlenenler. Geçen sabah televizyonda yüzüne maske geçirmiş bir kadın ağlayarak anlatıyordu kocasıyla kaynanasının kendisine nasıl zulmettiğini. Ahlaksızlık bile yaptırmışlar kadına. Kaynanam deli olduydu bakarken. Uzun bir töbe töbe çektikten sonra “Herkes elindekinin kıymetini bilsin, dünyada ne insanlar var.” deyip kahvaltı sinisinin başından aceleyle kalkmış, ben belki aldığım nefesi bile vermeyi unutarak donup kalmıştım. Bakışlarıyla kızan azarlayan kaynanam ilk defa böyle ağır konuşmuştu. Evden gitme niyetimi duymuş olabileceğinden bile şüphelenmiştim o zaman. En ağırı da o laftan sonra Mahmut’un hiçbir şey olmamış gibi kahvaltısına devam etmesiydi, üstelik televizyona bakarak. Siniye bir tekme vurup bağıra çağıra içimde hiçbir şey bırakmadan gitmeyi nasıl da istemiştim. Belki de o kızgınlığımdan korkup engel olmaya bile kalkışmazlardı. Artık bunların bir anlamı yok. İlçeye kendimi attıktan sonra beni bir daha bulamazlar. Varsaydık bir an önce. Yolumuzun üzerinde olan olmayan bütün köylere uğradı şoför. Kâh yolcu bıraktı kâh yolcu aldı. Bizim köyde bindiğimizden daha kalabalığız şimdi. Bizim köy mü? Biz kim? Ben Mahmut ve kaynanam mı? İnsanoğlu nankör derler ama bir o kadar da kadirşinas değil miyiz? Sevmediğim bir köyü içinde bulunmamın, toprağına basmamın hatırına nasıl da benimsemişim. Alışmış mıyım, sevmiş miyim? Bunun ayırımını yapamayacak kadar öfke doluyum o insanlara. Beni kendilerine, hayvanlarına, topraklarına bakıcı olarak kullandıkları için. Çocukken hayvanları severdim ben. Küçük bir kutunun içinde ipek böceği beslerdim. Saliha’nın da kanaryası vardı. Parayla alınan ve bakımı özel gayret gerektiren hayvanlara babam izin vermezdi. Balıklarım olsun isterdim oysa. İki tane. Kırmızı ve siyah.Üç gün ağlamıştım bunun için işe yaramayacağını bildiğim halde. “Balığın da eksik kalsın” demişti babam sanki her şeyim varmış gibi. İpek böceğini arkadaşlarımdan parasız aldığım için ses çıkarmamıştı. Dut yaprağı da bahçemizde bol miktarda vardı. Taze yaprakları başlarını aşağı yukarı sallayarak kemirişlerini dakikalarca seyrederdim. Sonra büyürler büyürler ve bir sabah kalktığımda yeni örmeye başladıkları bembeyaz kozanın içine saklanırlardı. Karartılarını görürdüm. Kozayı yeterince kalınlaştırmak için devinip dururlardı. İlk kozanın delinmesini beklerken renkli kocaman kanatlı bir kelebek çıkıp uzaklara uçacak sanırdım. Hayallerimin aksine gövdesi kanatlarından büyük, kelebekten çok küçük kanatlı iri bir böceğe benzeyen şişman mı şişman, uçmaktan aciz bir kelebek çıkınca hem korkmuş hem üzülmüştüm. O kelebekler hiç uçmadılar. Hepsini bahçedeki dut ağacının altına gömdüm. Kozadan normal kelebek çıkmamasından kendimi sorumlu tutarak hayvanları hep uzaktan sevdim. Hiçbirisinin bakımını üstüme almadım. Tabii evlenene kadar. Sonra da işte inekler keçiler ve bütün kümes hayvanlarıyla yakından ilgilenmek zorunda kaldım. Zorunda kaldığım için yaptığım hiçbir şeyden hazzetmediğim gibi zorunlu bakıcılıktan da hiç hoşlanmadım. Okulda da böyleydim ben. Ders çalışmak, kitap karıştırmak, öğrenmemi istedikleri için öğrenmeye çalışmak ruhumu sıkardı. İnadına yapmazdım. Liseyi bitirdikten sonra ki evlenene kadar geçen iki ay içinde Saliha’nın verdiği kitapları?, romanları, öğrenmem ve okumam istenmediği için bir çırpıda okuyuvermiştim. Aşk-ı Memnu’yu bitirdiğim gece yasak değil ama böyle tutkulu bir aşkın hayalleriyle dalmıştım uykuya. Tutkulu aşk hayallerimin içimi okşayan esintileriyle uyandığımda da babam akşama görücülerin geleceğini “müjdelemişti” yüzündeki aslında kararın çoktan verilmiş olduğunu anlatan gülüşüyle. Gördüm işte tutkulu aşkı. Ama ne tutkuydu bizimkisi. Mahmut kahveye tutkun, annesi hem Mahmut’a hem de işlerin zamanında yapılmasına tutkun, bense tutkuyu bırak aşkın bile olmadığı bir evliliğin ortasında bulmuşum kendimi. Artık anladım ki öyle aşklar kitaplarda olurmuş. Ha bir de eski zamanlarda olurmuş. Tutkuyla da aşkla da işim olmaz bundan sonra. Yeter ki şu aşktan ve anlayıştan yoksun insanlardan hızla uzaklaşmalı hiç olmazsa ilçeye varmalıyım. Şu yan koltuktaki kasketli adam bindiğinden beri cep telefonuyla konuşuyor. Sürekli bir yerleri arıyor. O aramadığı zaman da telefonu çalıyor. Sesi de yabancı değil. Kasketi biraz kaldırsa tanıyabilirim belki. Babam görse cep telefonu da eksik kalsın derdi. Bu durumda ona hak vermemek haksızlık olur. Ona göre herkes hak ettiği hayatı hak ettiği kadar yaşamalı. Ne demekse ve buna kim karar verecekse. İnsan kendi hayatını kendi planlamaz mı? Ben mesela, kaderime boyun büküp bu kaçış planını yapmasaydım hala köyde yaşıyor olacaktım. Plan yapıp uygulamak çok kolay bir iş değil belki ama hiç olmazsa benim gibi cesur insanların kendi iradeleriyle düzenleyerek yaşadıkları hayat ile babamın söylediği hayatı yaşayacak olanların farkı böylelikle çıkar ortaya. Ben de farkımı ortaya koyuyorum. Onlar gibi değil sizler gibi yaşayacağım. Şehirde yaşayacağım. Ama ne oldu şimdi neden durduk? Minibüsün yolunu kesen bu kamyon nereden çıktı? İçinden inenler… İnanamıyorum. Mahmut ve kaynanam. Bu nasıl olur? Beni almaya geliyorlar işte. Burada olduğumu nasıl bilebilirler? Baba hak ettiğim hayat sence bu mu? Ve cep telefonlu kasketli köylü neden bana sırıtarak bakıyor?
|
|
Son Güncelleme ( Pazar, 19 Ağustos 2007 )
|
|
|
|
|
|