www.hiperteknoloji.org
yeniedebiyat Advertisement
Salı, 07 Eylül 2010
 
 
Flaş Haber

Siz de yeniedebiyat.com'da yazmak ister miniz? İlgilenenler kısa özgeçmişlerini bize gönderebilirler.

 
UMUT YURDU PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 3
Kötüİyi 
Çarşamba, 11 Temmuz 2007

          EMİNE BOZKURT

          UMUT YURDU                                                          

Gecenin sessizliğini belirginleştiren çığlığımla yalnız içimdeki değil omuzlarımdaki yükü de boşaltmıştım. Belimizi büken, daha bu yaşta saçlarımızı ağartan bu yük nasıl da taşıyabileceğimizden fazlaydı.  

                Rusların Erzurum’un köylerine kadar geldikleri, Rum ve Ermeni halkı Rusya’ya göçe zorladıkları haberini aldığımızda doğuma günler kalmıştı. Her gün ve gece buraya gelmemeleri, bizi yıllarca önce gelip yerleştiğimiz vatan saydığımız ve vatandaş muamelesi gördüğümüz topraklardan ayırmamaları için dua etmiştik. Annemin doğduğu, beni doğurduğu bu topraklarda ben de oğlumu doğurmuştum ama onu aynı yerde büyütebileceğimi hayal dahi edemiyordum.

                Attığımız tohumu büyüten, bizi yediren içiren topraklarda nasibimiz kalmamıştı. Müslüman komşularımızın “her çocuk nasibiyle doğar” dedikleri nasipten oğlumun payına savaş düşmüştü. Savaş, yerini yurdunu, evini barkını bırakıp, açlıkla, soğukla, salgın hastalıkla, yırtıcı hayvanlarla hatta ölümle omuz omuza çıkılan çok uzun bir yolda kendini eşini ve çocuğunu korumaya çalışırken hayatın anlamını sorgulamaktı. Ben bu sorgulamayı oğlumun ve savaşın hayatımıza girmesiyle çoktan yapmıştım. Yeni anne olmanın duygusallığıyla bütün mahlûkatın şimdi daha çok merhamete ve sevgiye muhtaç olduğunu düşünüyordum. Karınca yavrularının bile okşanmaya ihtiyacı vardı. Hayatın tüm anlamını sevgiye yüklediğim dönemle, insanları yurtlarından çıkaran, hayvanları diri diri yakan zihniyeti, hangi annenin hangi şartlarda yetiştirdiğini sorguladığım dönem aynı zamana rastladı. Normal şartlarda eve neşe getirmesi gereken, soyumuzun devamı olacak bir oğlan çocuk ve onun peşi sıra gelen savaş. Onu bütün tehlikelerden korumalı, âdil ve merhametli bir insan olması için bütün bu olumsuzlukların dışında tutmalıydım. İkna olmadıkları için cebren ve baskıyla Rusya’ya götürülmek istenen kardeşlerimizin çoğunun yola dayanamayacaklarını tahmin ediyorduk. Rusların er geç bizim köyümüze geleceklerini de. Ne de olsa çok geniş toprakları vardı ve doğal artışla çoğalmayan nüfusu, bu yolla çoğaltıp o geniş toprakların işlenmesi için ne kadar işçi götürülürse o kadar iyi verim alınacaktı. Burada sahip oldukları arazilerin efendisi olanlar orada sahibi olmalarına izin verilmeyecek toprakların kölesi olacaklardı. Oğlumuzun ilk gülücükleriyle şenlenmesi gereken evimizde, boşaltılan köylerin, el konulan ürünlerin, sıranın bize gelmemesi için gözyaşlarımıza karışan dualarımızın sessiz hüznü vardı.

                Köye birkaç kez girip çıksalar da “Rusya’ya göç edecekler” listesinde adımızın okunması altı ay sonra gerçekleşti.

                Önce yetişkin Ermeni erkekleri köy meydanına çağırdılar. Ne için çağırdıklarını tahmin etmekle birlikte gelmelerini merakla beklemeye başladım. Erkeklerin geri dönmesi üç saati bulmuştu. Bu saatler endişe ve kadın evhamıyla birleşince Türklerle bir çatışma çıkmasından, erkeklerin zorla silah altına alınmak istenmesine kadar pek çok kötü düşünce geçmişti kafamdan. Dikran gelince biraz olsun rahatlamıştım ama anlattıkları beni dehşet içinde bırakmıştı.

                Köy meydanına gelen Rus askeri, içinde “Dikran Nikolov ve ailesi” adının da bulunduğu listeyi okuyup bitirdikten sonra göç etmek istemeyen Dikran dahil beş kişiyi köy odasında bekleyen yüksek rütbeli askerlerin yanına önce önce tek tek sonra toplu halde götürmüştü. Direnen bu beş kişi, oradaki görevliler tarafından, tamamen tehdit cümlelerinden oluşan ikna yöntemi ile göçe razı edilmişlerdi. Rus görevlileri ayrıca Ermeni ve Rum kardeşlerimizin baskınlar sırasında kendilerine ellerinden gelen yardımları yaptıklarını ve Türk komşularının saklandıkları yerleri söylediklerini, hatta bazılarının bizzat silahlı mücadelede yer alıp üstün başarılar gösterdiklerini de söyleyerek, karşı çıkan bu beş kişiyi hainlikle de suçlamıştı. Son duyduklarım gitme fikrinden daha ağır gelmişti. Başım öne eğilmişti. Yıllardır bizi kendilerinden ayırmayan, sevinçle kutladıkları bayramlarında dahi bizleri unutmayan, “komşu hakkıdır” diyerek kurban etini bizimle paylaşan, inançlarımız farklı olsa da iftar sofralarında bize de yer açan bu millete, gözünü kırpmadan kurşun sıkan bir milletin mensubu olduğumuz için biz yapmadıysak da yapanlar adına utanmıştık. İlk fırsatta saf değiştiren millet-i sâdıkanın sadâkati bu kadar mıydı? Oysa aramızda her türlü insanî ilişkinin yaşandığı Müslüman Türkler, oğlumun doğumunu yaptıran Ebe Saliha Anne, vaftiz olduktan sonra Mutaf adını koyduğumuz oğlumuza Umut adını ekleyen İmam Efendi, karısı oğlu gelini ve daha bir çok kişi bizi nasıl karşılıksız bir sevgiyle seviyorlar ve nasıl da güveniyorlardı.

                İmam Efendiye gidip, yanlarında olduğumuzu söylemeye karar verdik. Ama asıl söyleyeceğimiz başka bir şeydi. Çok uzun ve zorluklarda dolu göç yoluna dayanamayacağını düşündüğümüz oğlumuzu İmam Efendi ve ailesine emanet etmek ve en kısa zamanda geri döneceğimizi de belirterek yeni doğum yapmış gelininin oğlumuza süt annelik yapmasını isteyecektik. Asıl iş oğul ve geline düşse de İmam Efendinin onayı olmadan oğlu buna karar veremezdi. Sabaha kadar bu işin nasıl olacağını, oğlumuzdan nasıl ayrılacağımızı, yanımızda oğlumuzun olmadığını gören Rus yetkililerine bunu nasıl izah edeceğimizi, geri nasıl ve ne zaman döneceğimizi, dönemezsek neler olabileceğini ve bu kararımızı nasıl ve hangi yüzle söyleyeceğimizi konuştuk ve düşündük. Yapacak başka bir şey yoktu. Minik yavrumu yolda kaybetmektense ayrı kalıp yaşadığını bilmek ehvendi.

                Kızarmış ve şişmiş gözlerimizle sabah namazından dönen imamın evine gittik. Ev halkı, süt, ekmek ve biraz peynirden müteşekkil kahvaltı sofrasının başında toplanmıştı. Her zamanki sıcak muameleyle karşılanmakla hem mutlu olmuş hem de cesaretlenmiştik. Sofraya buyur edildik. Israr üzerine bir iki lokma yedikten sonra Dikran, İmam Efendiyi muhatap alarak konuşmaya başladı. İmamın yüzündeki ifadeye göre bir sonraki cümleyi söylemeye karar verdikten sonra başı önünde kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak konuşuyor, cümlesini bitirdikten sonra yeniden kafasını kaldırıp tepkileri kontrol ediyordu. Benim gözlerim de imamın gelini Azize’de idi. Sanki bu teklifi bekliyorlarmış gibi hiç birisi şaşırmamıştı. Yalnız Dikran, Azize’den süt annelik yapmasını isterken o âna kadar tutmakta zorlandığım gözyaşlarım ardı arkası kesilmeyen hıçkırıklarıma karışınca Azize kayıtsız kalamamış ve elimi iki elinin içine alarak sessizce ağlamıştı. O anda kayınbabası orada olmasaydı “elbette yaparım sütüm ikisine de yeter” diyeceğine emindim.

                İmam belki de Azize’nin bu sıcak davranışını da dikkate almış ve “önce Allah’a sonra bize emanet” diyerek kabul ettiğini söylemişti. Dünyalar bizim olmuştu. Biricik evladımı bırakacağıma sevindiğim bu günleri yaşatan herkese lanet ederken, gülmek mi ağlamak mı belli olmayan sesler çıkararak Azize’ye sarılmış, bizi en az bizler kadar iyi anlayan bu insanlara iyiliklerinin karşılığını nasıl ödeyeceğimi düşünüyordum. Çıkardığım sesler net olarak ağlamaya dönüşmüştü. Oğlumuzdan ayrılmak kadar, üç kişilik bir aile olduğumuzu kesin olarak öğrenecek olan Ruslara oğlumuzun neden yanımızda olmadığını anlatmak sorunlar yumağımızın önemli bir bölümüydü. Bu sorunu da İmam Efendinin evinden henüz ayrılmadan Dikran’ın aklına gelen ve hepimizin geliştirerek ve akla daha uygun hale getirerek inanılırlığına katkı sağladığımız bir planla şifahen  çözmüştük. Rusların hazırlanmamız için verdikleri üç günlük sürede bu planı uygulamaya koymamız gerekiyordu. Planladığımız gibi gece büyük hasır bir çantanın içine uyurken koyduğumuz Mutaf Umut’umuzu etrafı iyice kontrol ederek Azize’ye teslim ettim.  Ertesi sabah kucağımızda küçük bir tabut, gözlerimizde görenlerin ölüm için sandığı, ama aslında ayrılığa akıttığımız göz yaşlarımızla, birkaç meraklı gözün bizi görmesi için dua da ederek imamın kapısını çaldık. Yakın evlerden bazı perdeler kımıldamış, bazıları da iyice aralanmıştı. Kapıya çıkan imama sesimizi iyice yükselterek oğlumuzun aniden ateşlenip birkaç saat sonra da öldüğünü, köyümüze en yakın kilise olan Penek Köyü Kilisesinin baş rahibinin de bir önceki kafileyle köyden ayrıldığını bu yüzden defin işlemlerinde bize yardımcı olmasını buralarda gelenek olan ağıt formunda söyledik. Köye gelecek ilk rahibin evladımız dini teamüllere uygun defnedilmiş gibi mezarının başında dinî bir tören yapmasını imama ve bizi gizli açık gözleyen dinleyen bütün köylülere vasiyet etmeye de ihmal etmedik.

                Mezarlığın bizim için ayrılmış bölümünde Dikran ve imamın oğlu kazma küreklerle küçük bir mezar kazdılar. Dikran’ın sessiz benimse bağıra çağıra ağlamalarımıza imamın gözyaşları da eklenince mezarlığa gelirken dini görevini yerine getirecek olmanın bilinciyle peşimize takılan birkaç Ermeni kardeşimiz için inanılırlığı şüphe götürmeyen bir oyun   çıkmıştı ortaya. Boş tabutu öperek koklayarak gömerken, arkamızdakilerden birinin “ne de olsa yeni dede oldu, torununu düşünüp duygusallaştı herhalde” diyerek imamın ağlamasına kendince açıklık getirmesi neredeyse rollerimizi bırakıp gülmemize neden olacaktı. Son günlerde yaşadığımız kesif duygu gelgitleri bizi iyice dengesizleştirmişti. Gülme isteğimizi çok uzak bir tarihe erteleyerek, boş mezarın başından saygıyla ayrılmıştık. İçimiz rahattı çünkü mezarlığa gelenler sayesinde bütün köy oğlumuzu gömdüğümüzü duyacak ve bu durum Rusların da kulağına gidecekti. Bu sancılı günler kimin gerçekten, kimin düzmeceden gömüldüğünün araştırılacağın serbest zamanlar değildi. Böyle bir zamanda gömülmek her ölüye nasip olmayacak bir konfordu. Tabii bebekler için durum farklıydı. Bir bebeğe son görevi eksiksiz yapmak –rahip yerine imamla da olsa- insanlık göreviydi.

                Oyunculuğumuz şimdilik bitmişti. Yol için gerekli olan birkaç parça giysi, biraz ekmek ve biraz su hazırlayıp birbirimizle tek kelime dahi etmeden sabahı beklemiştik. Görünüşte toprağa, düşüncemde kalbime gömdüğüm gerçekte ise imamın torunu olarak büyüyecek olan yavrumun bir çift patiğini koklayarak kararlaştırılan saatte köy meydanına gittik. Acımızı duyan bazı köylülerin başsağlığı dilemeleri yetkililerin gözünden kaçmamıştı. Bizi dikkatle izleyen yakası apoletle dolu bir subay taziyelerin kimin için olduğunu sordu. Yavrumuzu kaybettiğimizi söyleyince genç subay, yüzüne düşen hüznü saklamaya çalışarak aceleyle taziyelerini bildirip yanımızdan ayrıldı. Kim bilir belki o da ilk adımlarını atan oğlunu ya da her gece annesine sarılarak uyuyan küçük kızını bırakıp gelmişti. Peki ama gelenler mutsuz, ayrıldıkları aileleri mutsuz ve götürecekleri insanlar mutsuzken “neden” diye soran tek kişi ben miydim? Bizi neyin beklediğini bilmediğimiz bir yere götürülürken bu insanların içinde nefret meşalelerini yaktıklarının farkında değiller miydi? Öyle bir meşale ki sonraki kuşakların da içinde yanmaya devam edecek, oğlumuz ailesinden ayrılmasına sebep olanları sorgularken, başka çocuklar, gençler neden doğdukları yerlerde yaşayamadıklarının hesabını soracakları sorumluları arayarak nefret tohumları atanların ellerini ovuşturmalarına fırsat vereceklerdi. Bu çeşme, bu camii, bu taşlı topraklı yollar hatta köyün köpekleri ömrümün yirmi üç yılına, sevinçlere, acılara, eğlenceye, paylaşmaya, birlikte ağlamaya birlikte gülmeye, bayramlara, yortulara, dostluğa, komşuluğa, yardımlaşmaya, misafirliğe düğüne cenazeye tekabül ediyordu. Bizi burada toplayanlar bütün bunları silmemizi isteyen zihniyetin temsilcileriydi. Birlikte yaşadığımız manevi değerlerin yanında, bir de evini bağını bahçesini bostanını arsasını bırakmak, kurulu düzeninden ayrılıp, ne vaat ettikleri bile belli olmayan insanların peşlerinden gitmek mal sahiplerini de isyan noktasına getirmişti. Fakat ilk adımı atmaya kimse cesaret edemiyordu. Zira elli yaşlarındaki Nubar Dede askerlerin önünde hiçbir kuvvetin kendisini bu topraklardan götüremeyeceğini, ömrünün son günlerini evinde huzur içinde geçirmek istediğini söyleyince komutanın emriyle iki asker kolundan tutup sürükleyerek sıranın en sonuna götürmüş, komutan da gerekirse elini ayağını bağlayarak at sırtında göç edeceğini ve burada kalmasının imkansız olduğunu kararlı ve sert bir asker sesiyle söylemişti. Bu küçük isyan teşebbüsünün genişlemesi ihtimaline karşı askerlerin aceleyle yaptıkları yoklamadan sonra hepimiz arkamızda bir şeyler bırakarak hıçkırıklarla uzun ve yorucu bir yolun yolcuları olmuştuk.

                Yolda hava şartlarına dayanamayan bebek ve yaşlıların pek çoğunun öldüğünü azalan sayımızdan anlıyorduk fakat bu konuda konuşmak yasak olduğu için kesin sayıyı bilmiyorduk. Hatırlamak istemediğimiz bir yolculuğun sonunda, yaşamak istemediğimiz topraklarda tam yedi sene yaşadık. Çok zor şartlarda işçi olarak çalıştırıldığımız topraklarda bir yandan da açlıkla, soğukla ve hastalıklarda pençeleşiyorduk.

                Oraya ait olmadıklarını anlayan ve bir yolunu bulan pek çok kişi bir iki yıl önce gerçek vatanlarına dönmeye başlamışlardı. Biz de orada tanıştığımız bir dostumuz ve eşinin anlaştığı yol rehberi eşliğinde bir gece yarısı yola çıkarak sınırdan geçtikten sonra rehberimizin ayarladığı, yorgunluğumuzu azaltan iki at eşliğinde yurdumuza geri döndük.

                Sıfırdan yeni bir hayata başlayacak olmanın tedirginliği ve endişesi olsa da umudumuz ve Umut’umuzun burada olması, içinde oturacak bir evimizin, ekip dikip geçimimizi sağlayacağımız bir bahçemizin olmamasını unutturuyordu. Her şeye rağmen evladımıza kavuşmak için dönmüştük. Ya evladını ya da herhangi birini bırakmamış olanların dönmekle en az bizim kadar acele etmeleri gönül bağının dışında nasıl bir bağlılıkla açıklanabilirdi ki? Bazılarının, yalnızca son arzuları olan bu topraklarda ölme isteğini gerçekleştirmek için döndüklerini biliyordum. Yaşamak için değil ölmek için dönmüşlerdi. Öldükten sonraki hayatlarını vatan topraklarında yaşama isteğiydi onlara bu zorlu yolculuğu yeniden yaşatan. Bedenler ölse de ruhlar sonsuz istirahate burada çekileceklerdi. Geri dönüş, çile çekmiş bedenlerin mükafatıydı.

                Ne acılar yaşanmış ne kara günler görülmüştü. Ben bile şu otuz yolluk ömrüme evlat sevinci, evlat acısı, evlat özlemi, ayrılık, vatan hasreti, macera, sıkıntı, açlık, yorgunluk, bir beşerin yaşayabileceği bütün duygu ve hezeyanları sığdırmıştım da yetmemiş gibi şimdi de evladıma, köyüme, komşularıma yeniden kavuşmuş olmanın sonsuz mutluluğunu yaşıyordum.

                Mutaf Umut, güzel günlere açılacağına inandığımız umut kapımızdı. Bu kapının açılmasında bize destek olan, güvenimizi boşa çıkarmayan, yedi sene boyunca ona kol kanat geren, emanete daha bir ihtimam gösterme geleneğine uygun olarak oğlumuzun üstüne titreyen İmam Efendi ve ailesi her zamanki içtenlikleriyle karşıladılar bizi. Elinden tutarak yanımıza getirdiği oğlumuza sarılma, öpme, koklama merasimi biraz olsun yavaşlayınca barınma ve geçinme ile ilgili endişelerimizi tahmin eden İmam Efendi yer yer yıkılıp harabeleşmiş evimizi el birliğiyle onarana kadar misafirleri olmamızı babacan ve kararlı bir şekilde söyledi. İşler yoluna giriyor, yüzümüz artık gülüyordu. Kötü günlerin mükâfatının tamamını hemen şimdi alacak gibiydik. Zira Sultan Mahmut’un, göç edenlerin taşınmaz mallarıyla ilgili uygulamasını yine İmam Efendi biraz da gururla anlatmıştı. Evler, tarla ve bahçeler sahiplerinin yokluğunda kiraya verilmiş, geri dönenlere ödenmek üzere kira gelirleri bir sandıkta toplanmıştı. Ayrıca Devlet-i Âli bu gelirden vergi almamaya ve hayvancılık yapacak olanlara öküz, tarımla uğraşanlara tohum tedarik edilmesine karar vermişti.

                Şaşkınlığa dönüşen sevincimiz komşularımızı iyice gururlandırmış, yüzlerine “biz emaneti böyle koruruz” der gibi bir ifade gelmişti. O kadar haklıydılar ki onlarla biz de gurur duyuyor ve bu milletin bir parçası olabilmek, umut yurdunda yeniden yer alabilmek için   eskisinden daha güçlü bir istek duyuyorduk.       

Son Güncelleme ( Pazar, 19 Ağustos 2007 )
 
 
Top! -0.00002 sn. Top!